Hediye ve İsa Kızılöz Kardeşim e...
Onca sevgisizlik onca yoz’ un içinde dünya...
Direndik gül aşkına, masallarımızla
Dikenlerin acısına.
Masal! Sen açana değin feri loş gözlerini
Ve minik avuçlarını dünyaya
Ne masallar dinleyip uyudu,
Ne uykulardan uyanıp sığındı masallara, insanlık!
Belki kara belki ak,
Ama her masalın rengi var mutlak
Ve her masalda, görünmeyendi muğlâk!
Berfin duygularla çağladı, yeşerdi ilk masalımız
Şimdi mağrur bir zambak, çoğaltan renkleriyle...
İlk sıra beyazındı, bakir bir sayfa ile
Türküler besteledi; do- re- mi- fa- sol –la- si
Yol verdi mercanlara, aklında yok ki hile!
Her tınıda inledi, notaların şehveti…
“ Bir Masal’ ımız olsun;
Dinlerin dilleri,
Dillerin evreni dolaştığı gibi…
Renklerin gökkuşağı hediye…
Umudu ve kardeşliği takıp kanatlarına güvercinin,
Özgürlük türküleriyle yazsın barışı ufuklara.
Türkülerimiz olsun masal,
Masal’ ımız türküler…
Damla damla özüne akan ağıtlarıyla
Hoş gelsin hoşlukla gelsin, haykırsın
Hançerlenmiş emeğin iğdiş edilen şeceresini,
Yeniden yazsın;
Yosun tutmuş, cılkı çıkmış
-canına okuduğum-
Sevdayı “ dedik.
Dün, yanan bir lav iken ağustos on sekizi
Yıl iki bin on, bugün... Kızılöz hasreti sal
Savurarak külleri, kalsın parmağın izi
Tutun döşüm üstüne, tutun! Hoş geldin Masal...
Refika Doğan – Antalya 2010
dipnot: (GÜLCE /Buluşma) NAZIM TÜRÜ1-HECE-SERBEST Tartışma ve kavgalarına son veren bir nazım türüdür. 2-Hece vezni ile serbesti, bir şiir bünyesinde buluşturmaktadır. 3-Oluşumu şöyledir: ------- ------- ------- ------- (Dörtlük: hece vezniyle yazılmış) ................................... ................................................ .............................. ............ ......................(Serbest mısralar-mısra sayısı şairin isteğine bağlıdır.) Yani; -(Hece vezniyle yazılmış dörtlük) -(Serbest mısralar) VEYA BUNUN TERSİ DE OLABİLİR -(Serbest mısralar) -(Hece veniyle yazılmış dörtlük) 4-Hece vezniyle yazılmış dörtlük' ün kafiye yapısı, hece sayısı, kalıbı tamamen şairin isteğine bağlıdır. Şair dilerse Hece ile yazılacak bölümü dörtlük değil, beşlik, altılık mısralardan veya değişik hece türleri ile de oluşturabilir. Yeter ki, hece-serbest buluşmasını gerçekleştirsin. Adı gibi BULUŞMA olsun. 5-Şiirin uzunluk,kısalık durumları tamamen şairin isteğine bağlıdır. 6- Edebiyatımıza Mustafa Ceylan ve Harun Yiğit tarafından kazandırılmıştır.
13 Mart 2011 Pazar
PUSLU SABAH
Puslu bir sabaha uyandı gözlerim.
Zor bir rüyanın terleri yine yüzüm de.
Her gece aynı rüyayı görüyorum.
Ellerim sımsıkı, avuçlarım ıslak.
Kulağımda hep aynı ses, çığlık gibi, eyvah gibi…
Boş sokaklar, evler, merdivenler, kapılar ve bir oda.
Hangi sokağa girsem, hangi evin merdivenlerini çıkıp
Hangi kapıya uzansa elim, hep aynı oda karşımda.
O odaya salıyorum bedenimi,
Kokumu bırakıyorum duvarlarına, elimi sürüyorum.
Elimi sürdüğüm yerler dile geliyor sonra.
Bilmediğim bir dil, anlayamadığım bir sancı içimde.
''Yudum yudum yutuyorum yokluğunu…''
Yeniden gözlerimi sımsıkı kapatıyorum,
Başka bir rüyaya kaçıyor gözlerim.
Şimdi o uçurumun kıyısındayım.
Aşağısı bulanık bir deniz.
Dalgalar ısırıyor kayaları dişleriyle.
Uçsam diyorum, hemen şimdi buradan.
Salsam kendimi, uçsam.
Sonra düşüyorum ben,
Tamda aynı yerde uyanıyorum her defasında.
Avuçlarım ıslak, yüzüm terli…
Sonra sen coşkun bir nehir oluyorsun gözlerimde,
Önüne gelen her şeyi alıp götüren,
Asi, hırçın ve birazda yorgun…
Korkuyorum önünde durmaktan.
Gölgedeydim çoğu zaman karşında,
Ama şikâyet etmemiştim.
Oysa ben bir rüzgâr istemiştim,
Beni önüne katıp başka iklimlere savuran.
Kıyıdan bakıyorum sana.
Büyük okyanuslara varışını izliyorum uzaktan.
Susarak ve birazda ağır yenilgiler alarak…
Kabul ediyorum senden gelen her şeyi,
Artık nasıl olsa en dipteyim...
haykırabilirim değil mi?
Tutkuyla seviyorum seni.
Dilimde bölünüyor adın.
''Yudum yudum yutuyorum yokluğunu...''
Gül DEMİRBİLEK (Gül-ce)
Zor bir rüyanın terleri yine yüzüm de.
Her gece aynı rüyayı görüyorum.
Ellerim sımsıkı, avuçlarım ıslak.
Kulağımda hep aynı ses, çığlık gibi, eyvah gibi…
Boş sokaklar, evler, merdivenler, kapılar ve bir oda.
Hangi sokağa girsem, hangi evin merdivenlerini çıkıp
Hangi kapıya uzansa elim, hep aynı oda karşımda.
O odaya salıyorum bedenimi,
Kokumu bırakıyorum duvarlarına, elimi sürüyorum.
Elimi sürdüğüm yerler dile geliyor sonra.
Bilmediğim bir dil, anlayamadığım bir sancı içimde.
''Yudum yudum yutuyorum yokluğunu…''
Yeniden gözlerimi sımsıkı kapatıyorum,
Başka bir rüyaya kaçıyor gözlerim.
Şimdi o uçurumun kıyısındayım.
Aşağısı bulanık bir deniz.
Dalgalar ısırıyor kayaları dişleriyle.
Uçsam diyorum, hemen şimdi buradan.
Salsam kendimi, uçsam.
Sonra düşüyorum ben,
Tamda aynı yerde uyanıyorum her defasında.
Avuçlarım ıslak, yüzüm terli…
Sonra sen coşkun bir nehir oluyorsun gözlerimde,
Önüne gelen her şeyi alıp götüren,
Asi, hırçın ve birazda yorgun…
Korkuyorum önünde durmaktan.
Gölgedeydim çoğu zaman karşında,
Ama şikâyet etmemiştim.
Oysa ben bir rüzgâr istemiştim,
Beni önüne katıp başka iklimlere savuran.
Kıyıdan bakıyorum sana.
Büyük okyanuslara varışını izliyorum uzaktan.
Susarak ve birazda ağır yenilgiler alarak…
Kabul ediyorum senden gelen her şeyi,
Artık nasıl olsa en dipteyim...
haykırabilirim değil mi?
Tutkuyla seviyorum seni.
Dilimde bölünüyor adın.
''Yudum yudum yutuyorum yokluğunu...''
Gül DEMİRBİLEK (Gül-ce)
Yaşamak Güzel Şey
Yaşamak Güzel Şey
Yaşamak güzel şey be kardeşim,
Sarıyı yeşile karıştıran sonbahar ağaçlarının altında yürümek,
Nemli toprağın kokusunu çekmek ciğerlere,
Bir dosta selam vermek
Ve iki kelam etmek ordan burdan
Yaşamak güzel şey be kardeşim,
Yediğin lokmanın yenebilirliğinin farkında olmak,
Zevk almak gönlünce zengin olan herşeyden,
Gökyüzünü görebilmenin ayrıcalığını keşfetmek...
Bir kuş olup yürekten
Uçmak özgürce maviliklere....
Yaşamak güzel şey be kardeşim,
Bir ressamın tualinde can bulmuş resimde
Öylesine dalmak bir yerlere,
Vücut bulması düşlerin...
Sevgiliye bakmak, özlemek....
Yaşamak güzel şey be kardeşim,
Küçük bir çocuğun,
Gamzeli ellerinde saflığın sıcaklığını hissetmek
Ve en önemlisi
O'nun kadar mutlu olmak
Karınca kadar olaylardan, varlıklardan...
Yaşamak güzel şey... yaşamak.. güzel...
Güzel insanlarla,
Güzelliklerle....
ARZU DİNÇER (2000)
Yaşamak güzel şey be kardeşim,
Sarıyı yeşile karıştıran sonbahar ağaçlarının altında yürümek,
Nemli toprağın kokusunu çekmek ciğerlere,
Bir dosta selam vermek
Ve iki kelam etmek ordan burdan
Yaşamak güzel şey be kardeşim,
Yediğin lokmanın yenebilirliğinin farkında olmak,
Zevk almak gönlünce zengin olan herşeyden,
Gökyüzünü görebilmenin ayrıcalığını keşfetmek...
Bir kuş olup yürekten
Uçmak özgürce maviliklere....
Yaşamak güzel şey be kardeşim,
Bir ressamın tualinde can bulmuş resimde
Öylesine dalmak bir yerlere,
Vücut bulması düşlerin...
Sevgiliye bakmak, özlemek....
Yaşamak güzel şey be kardeşim,
Küçük bir çocuğun,
Gamzeli ellerinde saflığın sıcaklığını hissetmek
Ve en önemlisi
O'nun kadar mutlu olmak
Karınca kadar olaylardan, varlıklardan...
Yaşamak güzel şey... yaşamak.. güzel...
Güzel insanlarla,
Güzelliklerle....
ARZU DİNÇER (2000)
AKLIM ERMİYOR
AKLIM ERMİYOR
Neler çektim ben neler, ne çileler elemler;
Kimseler şu halimi sormuyor ah sormuyor.
Ben mi çok seviyorum, o mu aşkı bilmiyor?
Buna bir türlü aklım ermiyor ah ermiyor.
Tavrına aldandığım, bakışına kandığım.
Yıllarca onun için çıra gibi yandığım.
Her görüşümde sanki çıkacakmış sandığım
Kalbim eskisi gibi vurmuyor ah vurmuyor.
Ne yüzüme gülüyor, ne elimi tutuyor;
Bin türlü bahaneyle, masalla uyutuyor.
Bunlar yetmezmiş gibi adımı unutuyor.
Hal-i pür melâlimi görmüyor ah görmüyor.
Gece sessizliğinde onu düşündüğüm an,
Öyle rüzgâr eser ki; yaman eser, pek yaman.
Derdimi anlatmaya şu felek hiçbir zaman
Beklediğim fırsatı vermiyor ah vermiyor.
"Yağını el sürünen, faydasız bir gül" gibi.
Daima uzaktadır, yabancıdır; el gibi.
Gönlümde birikerek gözlerimden sel gibi
Akan hicrânlı yaşım durmuyor ah durmuyor.
İşte böyle, bu yüzden dinmiyor ki efkârım!
Bu yüzden tükenmiyor, eksilmiyor hiç zârım.
Ömrümü adadığım, benim vefâsız yârim!
Bitti demeye dilim varmıyor ah varmıyor.
Esat ANIK
Neler çektim ben neler, ne çileler elemler;
Kimseler şu halimi sormuyor ah sormuyor.
Ben mi çok seviyorum, o mu aşkı bilmiyor?
Buna bir türlü aklım ermiyor ah ermiyor.
Tavrına aldandığım, bakışına kandığım.
Yıllarca onun için çıra gibi yandığım.
Her görüşümde sanki çıkacakmış sandığım
Kalbim eskisi gibi vurmuyor ah vurmuyor.
Ne yüzüme gülüyor, ne elimi tutuyor;
Bin türlü bahaneyle, masalla uyutuyor.
Bunlar yetmezmiş gibi adımı unutuyor.
Hal-i pür melâlimi görmüyor ah görmüyor.
Gece sessizliğinde onu düşündüğüm an,
Öyle rüzgâr eser ki; yaman eser, pek yaman.
Derdimi anlatmaya şu felek hiçbir zaman
Beklediğim fırsatı vermiyor ah vermiyor.
"Yağını el sürünen, faydasız bir gül" gibi.
Daima uzaktadır, yabancıdır; el gibi.
Gönlümde birikerek gözlerimden sel gibi
Akan hicrânlı yaşım durmuyor ah durmuyor.
İşte böyle, bu yüzden dinmiyor ki efkârım!
Bu yüzden tükenmiyor, eksilmiyor hiç zârım.
Ömrümü adadığım, benim vefâsız yârim!
Bitti demeye dilim varmıyor ah varmıyor.
Esat ANIK
İNŞİRAH KANATLI ANKA
İNŞİRAH KANATLI ANKA
Bir yudum şebnem düştü yaprağından dudağıma.
Gonca açmış dağ bugun çisil çisil ıslaktı gül.
Beni çağıran işmar gamze yapar yanağına.
Kara saçlarından gün sızar parıl parıl sergül.
Ağızında biriken baldan tutuşur fitili.
Kirpiğin harf-i elif batır canıma sevgili.
Sırça köşk içinde yar , berceste sözünde mana.
Bin uçlarıyla meal yazar ipil ipil her tel .
Ay şafağa yaklaştı...kımıldar yakamoz birden.
Yeryüzüne sarkan ip , akıp suyun perçeminden.
Düğümledi kalbimi hem elimden ayağıma.
Çözelim dilmaçların dili sende sarmaşık gül.
Gün batımında kızıl kıyamet olur gökyüzüm.
Yıldız yıldız serpilir al güller ,mor güller ,hüzün .
Yüz yıl olur geceler tutuşur zülf-ü Süreyya ?
Ufkun yamaçlarında tüten barutsun kara gül !
Yozgat yaslı ,ben yaslı ; gül mevsimi geçiyormuş!
Varsın geçsin vefasız ; baharın sonu hazanmış !
Dağ başında eriyen kar can taşırmış ırmağa .
Budanmış ağaçların sürgünü umut , kanı gül.
Bal gözlerinden içtim şu kehribar umutları.
Yıldırım vurgunu aşk, yağmur yüklü bulutları.
Müjdeyle geldi rüzgar ;inşirah kanatlı Anka.
Kıraçların gelini , bak kokun geldi , esmer gül .
Gözlerinin ışığı bire bin kat veren buğday.
Betim benzim sarısı bugünün bereketi say.
Şiir yağmursuz olmaz;son cemre toprakta ferda .
Ruhum aç bilaç kaldı ; şeb_i arus ’la bana gel .
Gürül gürül ak pınar ,toprağı böyle bulur can.
Züleyha yürüyüşün damarıma bu heyecan.
Çölü gülşene çevir ,hep Yusuf gibi karşıla .
Adına yalvaçların sen peygamber çiçeği ol.
Turan Yoldaş
Bir yudum şebnem düştü yaprağından dudağıma.
Gonca açmış dağ bugun çisil çisil ıslaktı gül.
Beni çağıran işmar gamze yapar yanağına.
Kara saçlarından gün sızar parıl parıl sergül.
Ağızında biriken baldan tutuşur fitili.
Kirpiğin harf-i elif batır canıma sevgili.
Sırça köşk içinde yar , berceste sözünde mana.
Bin uçlarıyla meal yazar ipil ipil her tel .
Ay şafağa yaklaştı...kımıldar yakamoz birden.
Yeryüzüne sarkan ip , akıp suyun perçeminden.
Düğümledi kalbimi hem elimden ayağıma.
Çözelim dilmaçların dili sende sarmaşık gül.
Gün batımında kızıl kıyamet olur gökyüzüm.
Yıldız yıldız serpilir al güller ,mor güller ,hüzün .
Yüz yıl olur geceler tutuşur zülf-ü Süreyya ?
Ufkun yamaçlarında tüten barutsun kara gül !
Yozgat yaslı ,ben yaslı ; gül mevsimi geçiyormuş!
Varsın geçsin vefasız ; baharın sonu hazanmış !
Dağ başında eriyen kar can taşırmış ırmağa .
Budanmış ağaçların sürgünü umut , kanı gül.
Bal gözlerinden içtim şu kehribar umutları.
Yıldırım vurgunu aşk, yağmur yüklü bulutları.
Müjdeyle geldi rüzgar ;inşirah kanatlı Anka.
Kıraçların gelini , bak kokun geldi , esmer gül .
Gözlerinin ışığı bire bin kat veren buğday.
Betim benzim sarısı bugünün bereketi say.
Şiir yağmursuz olmaz;son cemre toprakta ferda .
Ruhum aç bilaç kaldı ; şeb_i arus ’la bana gel .
Gürül gürül ak pınar ,toprağı böyle bulur can.
Züleyha yürüyüşün damarıma bu heyecan.
Çölü gülşene çevir ,hep Yusuf gibi karşıla .
Adına yalvaçların sen peygamber çiçeği ol.
Turan Yoldaş
KAYSERİ TÜRKÜLERİ
KAYSERİ TÜRKÜLERİ ”
“Erkilet güzeli bağlar bozuyor,”
Erciyes fırtına karı tozuyor.
Değme tabip bana, yaram azıyor...
Sıladan uzakta gurbetteyim ben,
Kayseri burnuma tütüyorsun sen.
“Gesi bağlarında bir top gülüm var.”
Solmasın sılaya dönene kadar.
Ana-baba, bacı-gardaş, yâr ağlar...
Buna dayanamam, geleceğim ben;
Kayseri burnuma tütüyorsun sen.
“Ağam İstanbul’u mesken mi tuttun?
Gördün güzelleri beni unuttun!..
Sılaya dönmeye yemin mi ettin?”
Kısmette var ise döneceğim ben,
Kayseri burnuma tütüyorsun sen.
“Küçükten görmedim ana kucağı
Koçyiğitler yatağı dağlar bucağı.
Bir yiğit ölmeyle söner mi ocağı?..”
Tecellim iyiyse güleceğim ben,
Kayseri burnuma tütüyorsun sen.
“Ali Dağı derler dağların hası,
Kucağına çekmiş koca Talas’ı”
Hisarcık üzeri Tekir Yaylası
Erciyes’e çıkıp göreceğim ben,
Kayseri burnuma tütüyorsun sen.
“Bir of çeksem karşı ki dağlar yıkılır.
Bugün posta günü canım sıkılır!
Ellerin mektubu gelmiş okunur...”
Ne zaman bir mektup alacağım ben?
Kayseri burnuma tütüyorsun sen.
“Evlerinin önü yüksek kaldırım,
Kaldırımdan düştüm beni kaldırın.
Vurun yâr yoluna beni öldürün...”
Sılanın derdinden öleceğim ben,
Kayseri burnuma tütüyorsun sen.
“Ben giderken ekinleri göğüdü,
Görünüyor emmimgilin söğüdü.”
İçimi gam, keder, hasret bürüdü,
Yaramı da kendim saracağım ben,
Kayseri burnuma tütüyorsun sen
“Dağdan yuvarlandı kayalarımız,
Gam ile yoğrulmuş mayalarımız.”
Gittikçe büyüyor acılarımız,
Elbet dermanını bulacağım ben,
Kayseri burnuma tütüyorsun sen.
“Gine yeşillendi Germir Bağları,
Bakarım erimez dağların karı.”
Gurbette çekerim ah ile zârı...
Bir gün neşelenip güleceğim ben,
Kayseri burnuma tütüyorsun sen.
“Asmalarda kol uzatmış dallere,
Sen düşürdün beni dilden dillere.”
Bir gün çıkıp düşeceğim yollara,
Ansızın sılaya geleceğim ben,
Kayseri burnuma tütüyorsun sen.
“Al bostancı bir bostan ver hastam var.
Asmanın dibine gelmiş, yosmam var.”
Ayrılık ateşi bağrımı yakar,
Arayı arayı bulacağım ben,
Kayseri burnuma tütüyorsun sen.
“Zalim felek değirmenin döndü mü?
Ben yaparım, sen yıkarsın bendimi.”
Garip anam harap etme kendini,
Gözünün yaşını sileceğim ben,
Kayseri burnuma tütüyorsun sen.
“Deve yüksek atamadım urganı,
Üşüdük de çek başına yorganı.”
Hızır Dağı yiğitlerin harmanı,
Gömürgen yaylada çöllerdeyim ben,
Kayseri burnuma tütüyorsun sen.
Ahmet KARAASLAN
“Erkilet güzeli bağlar bozuyor,”
Erciyes fırtına karı tozuyor.
Değme tabip bana, yaram azıyor...
Sıladan uzakta gurbetteyim ben,
Kayseri burnuma tütüyorsun sen.
“Gesi bağlarında bir top gülüm var.”
Solmasın sılaya dönene kadar.
Ana-baba, bacı-gardaş, yâr ağlar...
Buna dayanamam, geleceğim ben;
Kayseri burnuma tütüyorsun sen.
“Ağam İstanbul’u mesken mi tuttun?
Gördün güzelleri beni unuttun!..
Sılaya dönmeye yemin mi ettin?”
Kısmette var ise döneceğim ben,
Kayseri burnuma tütüyorsun sen.
“Küçükten görmedim ana kucağı
Koçyiğitler yatağı dağlar bucağı.
Bir yiğit ölmeyle söner mi ocağı?..”
Tecellim iyiyse güleceğim ben,
Kayseri burnuma tütüyorsun sen.
“Ali Dağı derler dağların hası,
Kucağına çekmiş koca Talas’ı”
Hisarcık üzeri Tekir Yaylası
Erciyes’e çıkıp göreceğim ben,
Kayseri burnuma tütüyorsun sen.
“Bir of çeksem karşı ki dağlar yıkılır.
Bugün posta günü canım sıkılır!
Ellerin mektubu gelmiş okunur...”
Ne zaman bir mektup alacağım ben?
Kayseri burnuma tütüyorsun sen.
“Evlerinin önü yüksek kaldırım,
Kaldırımdan düştüm beni kaldırın.
Vurun yâr yoluna beni öldürün...”
Sılanın derdinden öleceğim ben,
Kayseri burnuma tütüyorsun sen.
“Ben giderken ekinleri göğüdü,
Görünüyor emmimgilin söğüdü.”
İçimi gam, keder, hasret bürüdü,
Yaramı da kendim saracağım ben,
Kayseri burnuma tütüyorsun sen
“Dağdan yuvarlandı kayalarımız,
Gam ile yoğrulmuş mayalarımız.”
Gittikçe büyüyor acılarımız,
Elbet dermanını bulacağım ben,
Kayseri burnuma tütüyorsun sen.
“Gine yeşillendi Germir Bağları,
Bakarım erimez dağların karı.”
Gurbette çekerim ah ile zârı...
Bir gün neşelenip güleceğim ben,
Kayseri burnuma tütüyorsun sen.
“Asmalarda kol uzatmış dallere,
Sen düşürdün beni dilden dillere.”
Bir gün çıkıp düşeceğim yollara,
Ansızın sılaya geleceğim ben,
Kayseri burnuma tütüyorsun sen.
“Al bostancı bir bostan ver hastam var.
Asmanın dibine gelmiş, yosmam var.”
Ayrılık ateşi bağrımı yakar,
Arayı arayı bulacağım ben,
Kayseri burnuma tütüyorsun sen.
“Zalim felek değirmenin döndü mü?
Ben yaparım, sen yıkarsın bendimi.”
Garip anam harap etme kendini,
Gözünün yaşını sileceğim ben,
Kayseri burnuma tütüyorsun sen.
“Deve yüksek atamadım urganı,
Üşüdük de çek başına yorganı.”
Hızır Dağı yiğitlerin harmanı,
Gömürgen yaylada çöllerdeyim ben,
Kayseri burnuma tütüyorsun sen.
Ahmet KARAASLAN
Kölelik
kölelik tutsaklıktır
sevmek özgürlük
kır çiçeğin dalı
eğilirse
ürkmez kelebek
ama bir kelebeğin
kanadını ellemek
kimin haddine
özgürce ve sadece
sevmek yazar kitabında
bir şairin
işine gelirse
Celal Çalık
sevmek özgürlük
kır çiçeğin dalı
eğilirse
ürkmez kelebek
ama bir kelebeğin
kanadını ellemek
kimin haddine
özgürce ve sadece
sevmek yazar kitabında
bir şairin
işine gelirse
Celal Çalık
Asın Gitsin
Asın Gitsin
Ulus devlet yapımızı bozacak
Düşmanla bir olup bölmek niyeti
Tarih birgün hain diye yazacak
Asın gitsin apo denen şu iti
Çocukların kadınların katili
Adada korunup yapar tatili
Meclise de girmiş olmuş partili
Asın gitsin apo denen şu iti..
Hain kürdüm diyor kürtçeyi bilmez
Kavgası kalleşçe mertliği olmaz
Kürtleri savunsa kürtleri vurmaz
Asın gitsin apo denen şu iti
Bayrağı vatanı düşman biliyor
Gönüllerden kardeşliği siliyor
Ülkemizi günden güne geriyor
Asın gitsin apo denen şu iti
Yirmi dokuz kere, isyan ne oldu
TÜRKİYE'm bölünmez hani kim böldü
Hep isyan edenler belâyı buldu
Asın gitsin apo denen şu iti
Mehmet Kındap
(27-Haziran-2010-Ankara)
Ulus devlet yapımızı bozacak
Düşmanla bir olup bölmek niyeti
Tarih birgün hain diye yazacak
Asın gitsin apo denen şu iti
Çocukların kadınların katili
Adada korunup yapar tatili
Meclise de girmiş olmuş partili
Asın gitsin apo denen şu iti..
Hain kürdüm diyor kürtçeyi bilmez
Kavgası kalleşçe mertliği olmaz
Kürtleri savunsa kürtleri vurmaz
Asın gitsin apo denen şu iti
Bayrağı vatanı düşman biliyor
Gönüllerden kardeşliği siliyor
Ülkemizi günden güne geriyor
Asın gitsin apo denen şu iti
Yirmi dokuz kere, isyan ne oldu
TÜRKİYE'm bölünmez hani kim böldü
Hep isyan edenler belâyı buldu
Asın gitsin apo denen şu iti
Mehmet Kındap
(27-Haziran-2010-Ankara)
Renklerin Diliyle Yaşamak
Renklerin Diliyle Yaşamak
Pembe başla gün’e...
Yeşil giy giysilerini,
Siyahı koluna tak;
Başına maviyi...
Yolda sarı bak dünyaya,
Uzak dur Mordan!
Kahverengi olsun işin,
Kırmızı aşkın.....
(Rahat başla gün’e...
Güveni yansıtan giysilerinle,
Güç ve tutkuyu koluna tak,
Başına sakinliği ve otoriteyi
Yolda geçici olarak bak dünyaya
Uzak dur nevrotik çağrışımlardan
Hızlı olsun işin,
Tansiyonu yüksek aşkın...)
Arzu DİNÇER
Pembe başla gün’e...
Yeşil giy giysilerini,
Siyahı koluna tak;
Başına maviyi...
Yolda sarı bak dünyaya,
Uzak dur Mordan!
Kahverengi olsun işin,
Kırmızı aşkın.....
(Rahat başla gün’e...
Güveni yansıtan giysilerinle,
Güç ve tutkuyu koluna tak,
Başına sakinliği ve otoriteyi
Yolda geçici olarak bak dünyaya
Uzak dur nevrotik çağrışımlardan
Hızlı olsun işin,
Tansiyonu yüksek aşkın...)
Arzu DİNÇER
Tandır
Tandır
Cehennemi andırır kızarmış toprak tandır
İçinde volkan kaynar kâr etmez katı buzlar
Gece ile gündüzün kesim çizgisi tan’dır
Aydınlığa girerken sabah güneşi guzlar.
Arayan mutlak bulur hayatın sırrı andır
Gölge oyunu gibi doymaz acıkmış canlar
Hiç ölmeyecek diye kazık çakılan handır
Beyaz tahta beşiğe yatıp kendini nazlar.
Sahanda altın kaşık verdiyse onla bandır
Dağınık dursa bile toplu görülür azlar
Uymaz isem Emire harlı ateşte yandır
Kurusun tüm istekler bitsin bedende hazlar.
Söylenir halk dilinde böyle meleze çandır
Dünyaya teşrifinde ebe vücudun tuzlar
Öyle değildir dersen büyüklük kötü şandır
Bazen çok soğuk olur gönül ininde yazlar.
İnsan denen meçhulde meğer hepsi bir zandır
Şekle aldanmayasın tutar suyu ayazlar
Son düğününde nefis faş malamat olandır
Verir şeytana elin kendi boynun boğazlar.
Damar damar dolaşan bizim kırmızı kandır
Sonbahar cümbüşünde usta çalınır sazlar
Bakınca hep geriye ister kendini kandır
Daim sulak mezrada yeşil durur sazlar.
20.02.2011
Ahmet Çelik
Cehennemi andırır kızarmış toprak tandır
İçinde volkan kaynar kâr etmez katı buzlar
Gece ile gündüzün kesim çizgisi tan’dır
Aydınlığa girerken sabah güneşi guzlar.
Arayan mutlak bulur hayatın sırrı andır
Gölge oyunu gibi doymaz acıkmış canlar
Hiç ölmeyecek diye kazık çakılan handır
Beyaz tahta beşiğe yatıp kendini nazlar.
Sahanda altın kaşık verdiyse onla bandır
Dağınık dursa bile toplu görülür azlar
Uymaz isem Emire harlı ateşte yandır
Kurusun tüm istekler bitsin bedende hazlar.
Söylenir halk dilinde böyle meleze çandır
Dünyaya teşrifinde ebe vücudun tuzlar
Öyle değildir dersen büyüklük kötü şandır
Bazen çok soğuk olur gönül ininde yazlar.
İnsan denen meçhulde meğer hepsi bir zandır
Şekle aldanmayasın tutar suyu ayazlar
Son düğününde nefis faş malamat olandır
Verir şeytana elin kendi boynun boğazlar.
Damar damar dolaşan bizim kırmızı kandır
Sonbahar cümbüşünde usta çalınır sazlar
Bakınca hep geriye ister kendini kandır
Daim sulak mezrada yeşil durur sazlar.
20.02.2011
Ahmet Çelik
Acı yurdu
Acı yurdu
Acı yurdunun yalnızlığa hayat veren soluklarını içime çekiyorum. Hayallerim eski desenli fincanların telvelerine karışıp gidiyor. Falcıların okuyamayacağı tortuluktan süzülemeyen acılar yurdunda mukimken ruhum. bedenim kalın sicimli dayatmaların gergefinde...
Kumlara çizilen hayatlar gibi bir çöl rüzgarınca son verilmeyi bekliyorum belki de.
Susuyorum!..
Sükutun kutlu eli başımı okşuyor. İçimdeki çocuğun hoyratlığı ar duvarlarımı yıkmak üzere. Masumluğum belki de yine kendi içimdeki çocuk tarafından parçalanacak. Kulaklarıma bırakılan selamların sıcaklığı geçmek üzere. Bir selama dayanarak yaşamın tüm lezzetini ellerimle iteliyorum. Adını anmadığım zulümlere uğruyor yüreğim. Soluklarım sensizliğe mahkum ediliyorlar
Masumiyetimin çığlık çığlığa parçalanışına kadeh kaldırıyor, dişleri kandan kamaşan hoyratlar. Uzaktan sevmelerin masumiyeti bile kurtarmıyor beni. Bir şimşek kıvılcımında şavka gelmiş anlık yansılamalara tutunuyorum. Bir yaprak rüzgarda sürüklenmeye başlarsa ölgün şarkılar hüzzam çalmaya başlarlar. Uçurumların tüm mersinleri yapraklarını düşürürler.
Yüreğin ki kat kat sevgi, cilt cilt nezaket, yaprak yaprak güzellik, dize dize aydınlık, kelime kelime insanlık öğütler. Saçların ki gönlüme ırmak ırmak akarlar. Bakışların ki yüreğimi volkan volkan kaynatır...
Elimden tut ki yükseleyim, yükseldikçe kişiliğimde yükselsin. Hayatım hayalansın. Ar ve utanma perdesinden bestelensin soluklarım ve bakışlarım.
Bakışlarınla terbiye et ki beni bütün yakışıksız işlerden alıkalayım.
Sen gelmeden evvel sütün sütun çatlayan mermer gibiydi yüreğim. Safirlerim başımdaki yıldızlardan ayaklarımın altına dökülmüşlerdi. Işığa kapadığım yüreğimin en dar menfezlerinden bile ışık sızmaz olmuştu. Tüm bakışları gözkapaklarımda damıtıyordum. Kötü bellemiyordum hoyratça bakışları. Haya içinde yaşattığım yüreğimi bir hayal içinde uçurmaya çalışıyordum. Dönüş bileti alınmayan bir diyara doğru yol alırken, nalınlarım mesnetsiz suçların içine çekiliyordu. Ben yüreğimi karanlıkta büyütürken, bedenimi arsız yağmurlar büyütüyordu. Ben gizimi geceler borçlanırdım, gizlerim gecelerde kördüğüm olurlardı. Yorganların büyüklüğü hayallerimi örtmeye yetmezlerdi. Kafesinde sindirilmiş arslan gibiydi kalbim.
Sonra sen geldin
Hep seni işaret eden gazeller, kasideler bu kez senin hayalinden sıyrılıp hayanla hayalandılar. Dudaklarındaki tebessümleri yazdıkça baharlaştılar. Gözlerinde ki güzelliklerle adeta gülistana döndüler. Avuçlarındaki sıcaklıkla mevsimleri değişti. Yüreğimdeki donlar çözüldü. Kırıldı buzdan aynalarım ve billur sulara döndüler. Kalbimin anaforlarında daha serin yürüyüşlere çıktı yollarım. Dudaklarda alevlenerek dolaşan meraklar adına dönmeye başladılar. Seher'i müjdeleyenle, Seher'i ananlar aynı güzellikten bahsetmeye başladılar.
Çünkü sen gelmiştin
Bekir Kale Ahıskalı
Lebibeye Mektuplar 220
3 Mart 2011
Acı yurdunun yalnızlığa hayat veren soluklarını içime çekiyorum. Hayallerim eski desenli fincanların telvelerine karışıp gidiyor. Falcıların okuyamayacağı tortuluktan süzülemeyen acılar yurdunda mukimken ruhum. bedenim kalın sicimli dayatmaların gergefinde...
Kumlara çizilen hayatlar gibi bir çöl rüzgarınca son verilmeyi bekliyorum belki de.
Susuyorum!..
Sükutun kutlu eli başımı okşuyor. İçimdeki çocuğun hoyratlığı ar duvarlarımı yıkmak üzere. Masumluğum belki de yine kendi içimdeki çocuk tarafından parçalanacak. Kulaklarıma bırakılan selamların sıcaklığı geçmek üzere. Bir selama dayanarak yaşamın tüm lezzetini ellerimle iteliyorum. Adını anmadığım zulümlere uğruyor yüreğim. Soluklarım sensizliğe mahkum ediliyorlar
Masumiyetimin çığlık çığlığa parçalanışına kadeh kaldırıyor, dişleri kandan kamaşan hoyratlar. Uzaktan sevmelerin masumiyeti bile kurtarmıyor beni. Bir şimşek kıvılcımında şavka gelmiş anlık yansılamalara tutunuyorum. Bir yaprak rüzgarda sürüklenmeye başlarsa ölgün şarkılar hüzzam çalmaya başlarlar. Uçurumların tüm mersinleri yapraklarını düşürürler.
Yüreğin ki kat kat sevgi, cilt cilt nezaket, yaprak yaprak güzellik, dize dize aydınlık, kelime kelime insanlık öğütler. Saçların ki gönlüme ırmak ırmak akarlar. Bakışların ki yüreğimi volkan volkan kaynatır...
Elimden tut ki yükseleyim, yükseldikçe kişiliğimde yükselsin. Hayatım hayalansın. Ar ve utanma perdesinden bestelensin soluklarım ve bakışlarım.
Bakışlarınla terbiye et ki beni bütün yakışıksız işlerden alıkalayım.
Sen gelmeden evvel sütün sütun çatlayan mermer gibiydi yüreğim. Safirlerim başımdaki yıldızlardan ayaklarımın altına dökülmüşlerdi. Işığa kapadığım yüreğimin en dar menfezlerinden bile ışık sızmaz olmuştu. Tüm bakışları gözkapaklarımda damıtıyordum. Kötü bellemiyordum hoyratça bakışları. Haya içinde yaşattığım yüreğimi bir hayal içinde uçurmaya çalışıyordum. Dönüş bileti alınmayan bir diyara doğru yol alırken, nalınlarım mesnetsiz suçların içine çekiliyordu. Ben yüreğimi karanlıkta büyütürken, bedenimi arsız yağmurlar büyütüyordu. Ben gizimi geceler borçlanırdım, gizlerim gecelerde kördüğüm olurlardı. Yorganların büyüklüğü hayallerimi örtmeye yetmezlerdi. Kafesinde sindirilmiş arslan gibiydi kalbim.
Sonra sen geldin
Hep seni işaret eden gazeller, kasideler bu kez senin hayalinden sıyrılıp hayanla hayalandılar. Dudaklarındaki tebessümleri yazdıkça baharlaştılar. Gözlerinde ki güzelliklerle adeta gülistana döndüler. Avuçlarındaki sıcaklıkla mevsimleri değişti. Yüreğimdeki donlar çözüldü. Kırıldı buzdan aynalarım ve billur sulara döndüler. Kalbimin anaforlarında daha serin yürüyüşlere çıktı yollarım. Dudaklarda alevlenerek dolaşan meraklar adına dönmeye başladılar. Seher'i müjdeleyenle, Seher'i ananlar aynı güzellikten bahsetmeye başladılar.
Çünkü sen gelmiştin
Bekir Kale Ahıskalı
Lebibeye Mektuplar 220
3 Mart 2011
Bir Yalnızlıktı Gözler'in'
"Bir Yalnızlıktı Gözler'in'"
Eskisi gibi kandırmıyorum kendimi,
Mesela;
Gelecekmişsin gibi Bekleyip, yolları boş gördüğümde yıkılmıyorum,
Yada yıkılmış gibi göstermiyorum kendimi.
Namlusu puslu kalemime ACI’ doldurup,
Yirmi dokuz harfin gölgesine sığınıp,
Kör kuyularda intiharlar dilenmiyorum!
Öldürüyorum Şehir Gözlü!
Öldürüyorum Kalemimi!
Hemde Yirmi dokuz Harften dolduruyorum boş şarjörleri!
Yarım kalmış bütün parçaları bir bir sıralayıp,
Boğazımdan geçen her acıyı sayıyorum!
Sensizken, sessizken yada yalnızken!
Yalnızken’ dedim ; Dikkat ettinmi ?
Sensizim diyemiyordu bu kent! Yar diyemiyordu sensiz!
Sığındığın yüreğimde saçlarına mavileri boyarken!
Mavi yazmaları saçlarına sararken,
Görüyormusun ?
Yağmurlar düşüyordu çöllerime!
Bir sen düşmüyordu Bu şehre.
Hadi kandırdım say yine kendimi,
Serap saydım yine seni, damarlarıma kadar doldurdum acı’nı,
Hadi yine inanılmaz saydım seni!
Kutla kendini! Yine dokunulmaz saydım seni.
Izdıraplı Kentin saklanamayan gül bahçesinde!
Kendi yalnızlığı’ma değil,Senin yalnızlığına Yok’tum işte..
Sus ‘tu Bu gece! Ve Son hece dilimdeydi!
Gelecekti!
Düşlerimden derme çatma yaptığım Odalarıma,
Hatta o odalardan, sığınacaktın bulutlarıma ,
Biraz Siyah Biraz gri olacaktı saçların,
Yağacaktı sağnak sağnak!
Savuracaktı sesini tenime!
Gözlerim diyecektim,
Susacaktın Sevgili; O kent diyecektin
Yine dudaklarından kin savuracaktın tenime,
Tenimi yıkayacaktı Eşsiz merhametin.
Yine Gelecektin ,Yine gelecektin işte Düşlerime!
Her gece Düşerken Ellerine..
Ait Olmadığım yerden mi Dokundum Geceye!
Yoksa bir banamı yasak Sayılacaktı Gözlerin!
Yada İhtilal mi olacaktı sözlerim!.
Sözlerimden mi vurulacaktım harf harf!
Sus’uşuna Kan dökecekti sözlerim!
Duvarlarım üzerime devrilecekti Şehrinde,
Harp’ler yaşayıp! Şehit verecektim Her geceyi,
Her gece militan bir çığlıkla içerime dolacaktı.
Ben yine zamanın can kaybından Ölecektim Şehir Gözlü.
Ve ansızın!
Sızın olacaktım,Sızlatacaktım Yalnızlığını!
Beklemediğin anda, duymadığın Sesle dokunacaktım alnına,
Alnından başlayacaktım akmaya!
Oluk oluk Yağmur olup Kent’ine dolacaktım.
Ben geldim! Diyecektim Harflere.
“S” ye dokunduğunda ihtilal olacaktım yüreğinde!
“E” den vuracaktım Yalnızlığı ve
“N”de duracaktı ellerin! SEN dediğimde donacaktı Şehir Gözlerin.
Donuklaşmış kımıldamadan bakan gözler bırakacaktın Bana..
Ve yine Gidecektin!
Fatih KABA
Eskisi gibi kandırmıyorum kendimi,
Mesela;
Gelecekmişsin gibi Bekleyip, yolları boş gördüğümde yıkılmıyorum,
Yada yıkılmış gibi göstermiyorum kendimi.
Namlusu puslu kalemime ACI’ doldurup,
Yirmi dokuz harfin gölgesine sığınıp,
Kör kuyularda intiharlar dilenmiyorum!
Öldürüyorum Şehir Gözlü!
Öldürüyorum Kalemimi!
Hemde Yirmi dokuz Harften dolduruyorum boş şarjörleri!
Yarım kalmış bütün parçaları bir bir sıralayıp,
Boğazımdan geçen her acıyı sayıyorum!
Sensizken, sessizken yada yalnızken!
Yalnızken’ dedim ; Dikkat ettinmi ?
Sensizim diyemiyordu bu kent! Yar diyemiyordu sensiz!
Sığındığın yüreğimde saçlarına mavileri boyarken!
Mavi yazmaları saçlarına sararken,
Görüyormusun ?
Yağmurlar düşüyordu çöllerime!
Bir sen düşmüyordu Bu şehre.
Hadi kandırdım say yine kendimi,
Serap saydım yine seni, damarlarıma kadar doldurdum acı’nı,
Hadi yine inanılmaz saydım seni!
Kutla kendini! Yine dokunulmaz saydım seni.
Izdıraplı Kentin saklanamayan gül bahçesinde!
Kendi yalnızlığı’ma değil,Senin yalnızlığına Yok’tum işte..
Sus ‘tu Bu gece! Ve Son hece dilimdeydi!
Gelecekti!
Düşlerimden derme çatma yaptığım Odalarıma,
Hatta o odalardan, sığınacaktın bulutlarıma ,
Biraz Siyah Biraz gri olacaktı saçların,
Yağacaktı sağnak sağnak!
Savuracaktı sesini tenime!
Gözlerim diyecektim,
Susacaktın Sevgili; O kent diyecektin
Yine dudaklarından kin savuracaktın tenime,
Tenimi yıkayacaktı Eşsiz merhametin.
Yine Gelecektin ,Yine gelecektin işte Düşlerime!
Her gece Düşerken Ellerine..
Ait Olmadığım yerden mi Dokundum Geceye!
Yoksa bir banamı yasak Sayılacaktı Gözlerin!
Yada İhtilal mi olacaktı sözlerim!.
Sözlerimden mi vurulacaktım harf harf!
Sus’uşuna Kan dökecekti sözlerim!
Duvarlarım üzerime devrilecekti Şehrinde,
Harp’ler yaşayıp! Şehit verecektim Her geceyi,
Her gece militan bir çığlıkla içerime dolacaktı.
Ben yine zamanın can kaybından Ölecektim Şehir Gözlü.
Ve ansızın!
Sızın olacaktım,Sızlatacaktım Yalnızlığını!
Beklemediğin anda, duymadığın Sesle dokunacaktım alnına,
Alnından başlayacaktım akmaya!
Oluk oluk Yağmur olup Kent’ine dolacaktım.
Ben geldim! Diyecektim Harflere.
“S” ye dokunduğunda ihtilal olacaktım yüreğinde!
“E” den vuracaktım Yalnızlığı ve
“N”de duracaktı ellerin! SEN dediğimde donacaktı Şehir Gözlerin.
Donuklaşmış kımıldamadan bakan gözler bırakacaktın Bana..
Ve yine Gidecektin!
Fatih KABA
Dostluk nedir?
Dostluk nedir?
Sevgi, saygı özde olur dostlukta
Üzerinde kafa yormaktır dostluk
“Ben”de değil “biz”de olur dostlukta
İşte böyle birlik kurmaktır dostluk
Hakiki doslukta saygı olmalı
Gönüller her zaman geniş kalmalı
Dostun dertlerine çare bulmalı
Yaraları varsa sarmaktır dostluk
Samimi dostluklar, kolay kurulmaz
Musibet anında geri durulmaz
Mabeyinde asla destur sorulmaz
Herdem ahvalini sormaktır dostluk
Derdiyle dertlenir elinden tutar
Görevini kutsal bildiği kadar
Yalnız dostu için yüreği atar
Böyle bir düzeye varmaktır dostluk
Güzel duyguları gönlünde besler
Dostunu yad edip ismiyle sesler
Kusurları varsa sevgiyle süsler
Şeker ile balı karmaktır dostluk
Dost uğramaz dostun ihanetine
Küsse de sadıktır emanetine
Asla kusur etmez itaatine
Ahde vefa sözde durmaktır dostluk
Ne isterse verir bir kaç bulsada
Onu tercih eder muhtaç olsa da
Yedirir doyurur hep aç kalsa da
Hislerine zincir vurmaktır dostluk
Aldırmaz kusurlu aksanlarına
Hoşgörüyle bakar noksanlarına
Her zaman yüz verir doksanlarına
Sürekli kılı kırk yarmaktır dostluk
Mikdat Bal
Sevgi, saygı özde olur dostlukta
Üzerinde kafa yormaktır dostluk
“Ben”de değil “biz”de olur dostlukta
İşte böyle birlik kurmaktır dostluk
Hakiki doslukta saygı olmalı
Gönüller her zaman geniş kalmalı
Dostun dertlerine çare bulmalı
Yaraları varsa sarmaktır dostluk
Samimi dostluklar, kolay kurulmaz
Musibet anında geri durulmaz
Mabeyinde asla destur sorulmaz
Herdem ahvalini sormaktır dostluk
Derdiyle dertlenir elinden tutar
Görevini kutsal bildiği kadar
Yalnız dostu için yüreği atar
Böyle bir düzeye varmaktır dostluk
Güzel duyguları gönlünde besler
Dostunu yad edip ismiyle sesler
Kusurları varsa sevgiyle süsler
Şeker ile balı karmaktır dostluk
Dost uğramaz dostun ihanetine
Küsse de sadıktır emanetine
Asla kusur etmez itaatine
Ahde vefa sözde durmaktır dostluk
Ne isterse verir bir kaç bulsada
Onu tercih eder muhtaç olsa da
Yedirir doyurur hep aç kalsa da
Hislerine zincir vurmaktır dostluk
Aldırmaz kusurlu aksanlarına
Hoşgörüyle bakar noksanlarına
Her zaman yüz verir doksanlarına
Sürekli kılı kırk yarmaktır dostluk
Mikdat Bal
BU SEVDA
BU SEVDA
Sen mahpusta,
Ben kavgada…
Bu çile biter mi hiç;
20. yılda
Yinede sevgilim
Yaşamalıdır.! Derim. bu sevda
İyi misin? Diyorsun
Bunu gecelere sor.
Çekiyoruz. Binbir cefa.
Yinede sevgilim…
Yaşamaya değer derim. Bu sevda
Tenimi teninden ayırsalar..
Aramıza duvarda koysalar
Yinede, Sevgilim Yaşamalıdır…
Derim bu Sevda…
1983/İstanbul
Melih BAKİ
(Ağla Yüreğim Dağlar da Ağlar şiir ktb.Karahan yy./Adana)
Sen mahpusta,
Ben kavgada…
Bu çile biter mi hiç;
20. yılda
Yinede sevgilim
Yaşamalıdır.! Derim. bu sevda
İyi misin? Diyorsun
Bunu gecelere sor.
Çekiyoruz. Binbir cefa.
Yinede sevgilim…
Yaşamaya değer derim. Bu sevda
Tenimi teninden ayırsalar..
Aramıza duvarda koysalar
Yinede, Sevgilim Yaşamalıdır…
Derim bu Sevda…
1983/İstanbul
Melih BAKİ
(Ağla Yüreğim Dağlar da Ağlar şiir ktb.Karahan yy./Adana)
Hesapsız Yaşama
Hesapsız Yaşama
kaç kez
kendinden döndün
kaç kez
azcaydın gölgenden
kaç hap
aldın yaşamak adına
kaç hap
up-uçtun ömründen
kırmak için yaşamı
ya da
intiharın da
emanettir yaşama
gel al emanetini
böyle yaşama
yaptım da
oldu’cunun dolgusu
daralan sevdadır
yaşam olgusu
kovmak için yaşamı
ya da
-hesapsız yaşamanın izdüşümüne.
Müjdat Eraslan
balaban Kent Şairleri
kaç kez
kendinden döndün
kaç kez
azcaydın gölgenden
kaç hap
aldın yaşamak adına
kaç hap
up-uçtun ömründen
kırmak için yaşamı
ya da
intiharın da
emanettir yaşama
gel al emanetini
böyle yaşama
yaptım da
oldu’cunun dolgusu
daralan sevdadır
yaşam olgusu
kovmak için yaşamı
ya da
-hesapsız yaşamanın izdüşümüne.
Müjdat Eraslan
balaban Kent Şairleri
Bağrımda kama gibi
Bağrımda kama gibi
Bağrımda kama gibi parlıyor sevdam
Bağrı ilik görmemiş kız kadar masum
Kın görmemiş düşlerimi döşüne serip
Uykumdan akarcasına tenine süzülüp
Bağrımda kama gibi parlıyor sevdam
Bekir Kale Ahıskalı
Seher Fısıltıları-182
Bağrımda kama gibi parlıyor sevdam
Bağrı ilik görmemiş kız kadar masum
Kın görmemiş düşlerimi döşüne serip
Uykumdan akarcasına tenine süzülüp
Bağrımda kama gibi parlıyor sevdam
Bekir Kale Ahıskalı
Seher Fısıltıları-182
KADIN KUTSAL NİMET
KADIN KUTSAL NİMET
Kutsal bir nimetsin, başlara tacsın
Bugüne, yarına,düne ilaçsın
Kadınsan; kadınlık nurdur özünde
Yüreğin sevdaya gönlünü açsın...
Bir Anne olursun boynumu sarıp
Vefalı sevgilim çilemi alıp
Dost elini uzat yüzüme gülüp
Kadınsan; kadınlık nurdur özünde
Veysel hatrın için döndü geriye
Mecnun sevdan ile döndü deliye
Mevla cennetini etti hediye
Kadınsan; kadınlık nurdur özünde
Canından can verdin dahası var mı
El sürmezsen toğrağa yağmur yağar mı
Nurundan bilmeyen aptal mı kör mü?
Kadınsan; kadınlık nurdur özünde
Kıymetin bilmeyen ateşe ramdır
Sensiz gönül körpe sevgiler hamdır
Seni üzmek günah, üzmek haramdır
Kadınsan; kadınlık nurdur özünde
Annesin, canansın, gerçek dost sensin
Gülersem mutlusun, ağlarsam ben’ sin
Yaşanmamış ömür yaşanan günsün
Kadınsan; kadınlık nurdur özünde
Kadın kutsal nimet; görevin büyük
Kadına bu nimet kutsalca bir yük
Sensiz yuva harap, memleket çökük
Kadınsın; bu görev nurdur özünde
ÇELEBİ’m nurunu yazar sözünde....
Mustafa Çelebi ÇETİNKAYA
Kutsal bir nimetsin, başlara tacsın
Bugüne, yarına,düne ilaçsın
Kadınsan; kadınlık nurdur özünde
Yüreğin sevdaya gönlünü açsın...
Bir Anne olursun boynumu sarıp
Vefalı sevgilim çilemi alıp
Dost elini uzat yüzüme gülüp
Kadınsan; kadınlık nurdur özünde
Veysel hatrın için döndü geriye
Mecnun sevdan ile döndü deliye
Mevla cennetini etti hediye
Kadınsan; kadınlık nurdur özünde
Canından can verdin dahası var mı
El sürmezsen toğrağa yağmur yağar mı
Nurundan bilmeyen aptal mı kör mü?
Kadınsan; kadınlık nurdur özünde
Kıymetin bilmeyen ateşe ramdır
Sensiz gönül körpe sevgiler hamdır
Seni üzmek günah, üzmek haramdır
Kadınsan; kadınlık nurdur özünde
Annesin, canansın, gerçek dost sensin
Gülersem mutlusun, ağlarsam ben’ sin
Yaşanmamış ömür yaşanan günsün
Kadınsan; kadınlık nurdur özünde
Kadın kutsal nimet; görevin büyük
Kadına bu nimet kutsalca bir yük
Sensiz yuva harap, memleket çökük
Kadınsın; bu görev nurdur özünde
ÇELEBİ’m nurunu yazar sözünde....
Mustafa Çelebi ÇETİNKAYA
ÇİLE YUMAĞI KADIN
ÇİLE YUMAĞI KADIN
Sıcacık yapıların mutluluk anahtarı,
Kalbindeki aşkıyla, sevda yanığı kadın
Vefasıyla azmiyle yuvanın emektarı
Zamanın gergefinde çile yumağı kadın.
Göğsünde yanan volkan, yaşamın geçim harı
Eşine yavrusuna o tattırır baharı
Yetiştiği çevreyle örtüşmekte kaderi
Zamanın gergefinde çile yumağı kadın.
Zarafeti görkemi, kültür onda akıştır
Yavrusu için şahin, eşine gül nakıştır
Onunla gönenir aşk, bereketli yağıştır
Zamanın gergefinde, çile yumağı kadın.
Köyde ev işi mutfak, bağ bahçe ona bakar
Kentte çalışan kadın, işte akşama kadar
Ev hanımı olanlar; emeği güce katar
Zamanın gergefinde, çile yumağı kadın.
Başlık parası, berdel, kumalık hepsi dehşet
Ömür boyu istismar, haksızlık ve hakaret
İlkel davranış şiddet, taciz olayı vahşet
Zamanın gergefinde, çile yumağı kadın.
Dar görüşlüde hakir, zalim elinde esir
Örf adet töre derken, isyanıyla yarışır
Gözyaşları direnci, mücadelesi sabır
Zamanın gergefinde çile yumağı kadın.
Duygu ve sevgisiyle, ram eyler gülüşüne
Rabbin verdiği güçle kenetler ateşine
Emekçi desteğiyle, çevreler güneşine
Zamanın gergefinde, çile yumağı kadın.
Dünya Kadınlar Günü, sekiz martın önemi
Medya basın söylemler, bugün onun gündemi
Taht kurmuş yüreklerde, kadınlığın erdemi
Zamanın gergefinde, çile yumağı kadın.
Gülşen munisliğinde, gül damlası yüreği
Kimliği konmasa da, o hep sevda peteği
Aşk eker sevgi besler, bahtiyarlık dileği
Zamanın gergefinde, çile yumağı kadın.
Gülşen Şenderin
Sıcacık yapıların mutluluk anahtarı,
Kalbindeki aşkıyla, sevda yanığı kadın
Vefasıyla azmiyle yuvanın emektarı
Zamanın gergefinde çile yumağı kadın.
Göğsünde yanan volkan, yaşamın geçim harı
Eşine yavrusuna o tattırır baharı
Yetiştiği çevreyle örtüşmekte kaderi
Zamanın gergefinde çile yumağı kadın.
Zarafeti görkemi, kültür onda akıştır
Yavrusu için şahin, eşine gül nakıştır
Onunla gönenir aşk, bereketli yağıştır
Zamanın gergefinde, çile yumağı kadın.
Köyde ev işi mutfak, bağ bahçe ona bakar
Kentte çalışan kadın, işte akşama kadar
Ev hanımı olanlar; emeği güce katar
Zamanın gergefinde, çile yumağı kadın.
Başlık parası, berdel, kumalık hepsi dehşet
Ömür boyu istismar, haksızlık ve hakaret
İlkel davranış şiddet, taciz olayı vahşet
Zamanın gergefinde, çile yumağı kadın.
Dar görüşlüde hakir, zalim elinde esir
Örf adet töre derken, isyanıyla yarışır
Gözyaşları direnci, mücadelesi sabır
Zamanın gergefinde çile yumağı kadın.
Duygu ve sevgisiyle, ram eyler gülüşüne
Rabbin verdiği güçle kenetler ateşine
Emekçi desteğiyle, çevreler güneşine
Zamanın gergefinde, çile yumağı kadın.
Dünya Kadınlar Günü, sekiz martın önemi
Medya basın söylemler, bugün onun gündemi
Taht kurmuş yüreklerde, kadınlığın erdemi
Zamanın gergefinde, çile yumağı kadın.
Gülşen munisliğinde, gül damlası yüreği
Kimliği konmasa da, o hep sevda peteği
Aşk eker sevgi besler, bahtiyarlık dileği
Zamanın gergefinde, çile yumağı kadın.
Gülşen Şenderin
Aşkın Gözyaşları
Aşkın Gözyaşları
Korsan gözlerine hayran olduğum.
Içinden çıkılmaz olmuşsun düğüm.
Güftesine yeni beste koyduğum.
Düşlerimde seni soyup doyduğum.
Özünle sözünle mahvetme beni.
Kırık sayfalarda kurur gözlerim.
Hiç umar olmaz mi? Güzel sözlerim.
Aynada yıtırdım nerde közlerim?
Küllerine hasret kaldım özlerim.
Özünle közünle mahvetme beni.
Bir çırpıda on ikiden vuruyor.
Vaat sözlerimiz orda duruyor.
Yereren ağaçlar artık kuruyor.
Sanmaki aşkımız daha yürüyor.
Özünle gözünle mahvetme beni.
Uykumu kesiyor düşlerin bıçak.
Güneş doğ gönlüme görüşme kaçak.
Elini boynuma dolasan sıcak.
Dertlerim em olur kurtulur bir çok.
Özünle gönlümü mahvetme benim.
Gir gönlüme yeni ateşle beni.
Kararsız kalırsan neylerim seni.
Beyin göz yürekler olsun üçgeni.
Yeşersin duygular doysun yepyeni.
Özünle duygunla mahvetme beni.
Deprem çalkalanır içim cehennem.
Havadan kaparım istemeden nem.
Duygumu ısırdım vurdum ona gem.
Tekrar duygulara verelim önem.
Özünle dertleşip mahvetme beni.
Dopdolu dertlerin oldum odağı.
Düz ova dururken çıkamam dağı.
Bu işi ciddiye aldım bayağı.
Buluşup dertleşsek askın ayağı.
Özünle dolaşıp mahvetme beni.
Güme git diyorsan gidemem inan.
Ben yandım tutuştum biraz da sen yan.
Dönülmez bir aşkın koynunda uyan.
Erdemlilik göster azıcık dayan.
Özünle tutuşup mahvetme beni.
Isyanım içimde öteki bana.
Dert ortağım oldun diyorum sana.
Sözlerim doğrudur atma yabana.
Yine yaya kaldık rahmet babana.
Özünle dertlenip mahvetme beni.
Ciddidir Hüseyin derken sözleri.
Güneş gibi açtı erken gözleri.
Bir bilsen içinde yanan közleri.
Eğilmez dik yürür budur özleri.
Özünle inada mahvetme beni.
Hüseyin Kara--------KÖRDÜĞÜM
Korsan gözlerine hayran olduğum.
Içinden çıkılmaz olmuşsun düğüm.
Güftesine yeni beste koyduğum.
Düşlerimde seni soyup doyduğum.
Özünle sözünle mahvetme beni.
Kırık sayfalarda kurur gözlerim.
Hiç umar olmaz mi? Güzel sözlerim.
Aynada yıtırdım nerde közlerim?
Küllerine hasret kaldım özlerim.
Özünle közünle mahvetme beni.
Bir çırpıda on ikiden vuruyor.
Vaat sözlerimiz orda duruyor.
Yereren ağaçlar artık kuruyor.
Sanmaki aşkımız daha yürüyor.
Özünle gözünle mahvetme beni.
Uykumu kesiyor düşlerin bıçak.
Güneş doğ gönlüme görüşme kaçak.
Elini boynuma dolasan sıcak.
Dertlerim em olur kurtulur bir çok.
Özünle gönlümü mahvetme benim.
Gir gönlüme yeni ateşle beni.
Kararsız kalırsan neylerim seni.
Beyin göz yürekler olsun üçgeni.
Yeşersin duygular doysun yepyeni.
Özünle duygunla mahvetme beni.
Deprem çalkalanır içim cehennem.
Havadan kaparım istemeden nem.
Duygumu ısırdım vurdum ona gem.
Tekrar duygulara verelim önem.
Özünle dertleşip mahvetme beni.
Dopdolu dertlerin oldum odağı.
Düz ova dururken çıkamam dağı.
Bu işi ciddiye aldım bayağı.
Buluşup dertleşsek askın ayağı.
Özünle dolaşıp mahvetme beni.
Güme git diyorsan gidemem inan.
Ben yandım tutuştum biraz da sen yan.
Dönülmez bir aşkın koynunda uyan.
Erdemlilik göster azıcık dayan.
Özünle tutuşup mahvetme beni.
Isyanım içimde öteki bana.
Dert ortağım oldun diyorum sana.
Sözlerim doğrudur atma yabana.
Yine yaya kaldık rahmet babana.
Özünle dertlenip mahvetme beni.
Ciddidir Hüseyin derken sözleri.
Güneş gibi açtı erken gözleri.
Bir bilsen içinde yanan közleri.
Eğilmez dik yürür budur özleri.
Özünle inada mahvetme beni.
Hüseyin Kara--------KÖRDÜĞÜM
Arabesk Kulunç
Arabesk Kulunç
rüzgarım aman belirsin sonsöze
iki sayfa daha uzamasın roman
altı-üstü ardı-önü of aman
-nedir nedir nedir ya kalan
-sidikli bir of çişli üç aman
da üç of bir aman
arabesk çözgü
yaşandık süzgü
nadasta kapılgan kapılarım
hüzünhanem sövgü çatışkım
oluktur dilim gömüm düşküm
en olgun şamarlarda uyanırım
dönedursun böyle mayhoş devran
rüzgarımla taran jölelerde ufalan
eni-boyu darı-bolu of aman
-daha daha nedir bu ceman
-pezli bir of tizli üç aman
da üç of bir aman
arabesk büzgü
yaşamsal düzgü
çözülmeye önsözse takıntım
pişmanlığım en son duraktır
duraklararası kime kimleyim
ceza toy kazaya sonsöz ustadır
boşuna uzuyor roman
üç of bir aman of of of aman
dedik ya anam-babam
-yukarıdan-aşağıya da soldan-sağa da
-heder oluyor roman
arabesk görgü
yaşanıl sürgü
of of of aman
-üç of (da) bir aman
pişmanlığa takıntıdan.
Müjdat Eraslan.
balaban Kent Şairleri.
rüzgarım aman belirsin sonsöze
iki sayfa daha uzamasın roman
altı-üstü ardı-önü of aman
-nedir nedir nedir ya kalan
-sidikli bir of çişli üç aman
da üç of bir aman
arabesk çözgü
yaşandık süzgü
nadasta kapılgan kapılarım
hüzünhanem sövgü çatışkım
oluktur dilim gömüm düşküm
en olgun şamarlarda uyanırım
dönedursun böyle mayhoş devran
rüzgarımla taran jölelerde ufalan
eni-boyu darı-bolu of aman
-daha daha nedir bu ceman
-pezli bir of tizli üç aman
da üç of bir aman
arabesk büzgü
yaşamsal düzgü
çözülmeye önsözse takıntım
pişmanlığım en son duraktır
duraklararası kime kimleyim
ceza toy kazaya sonsöz ustadır
boşuna uzuyor roman
üç of bir aman of of of aman
dedik ya anam-babam
-yukarıdan-aşağıya da soldan-sağa da
-heder oluyor roman
arabesk görgü
yaşanıl sürgü
of of of aman
-üç of (da) bir aman
pişmanlığa takıntıdan.
Müjdat Eraslan.
balaban Kent Şairleri.
Siyah çığlıklar
Siyah çığlıklar!
gece yüreğini yalnız ve boğuk
bir karanlığa mahkum edenlere
gebedir hep
__ve ansızın doğar kara bebek__
onlar görmemek için
gecenin hırçın bebeğini
ve duymamak için
geceyi yırtan
o siyah çığlıkları
kafalarını yeşil
yastıklarına gömerler
iki dudağın arasında
buz tutar ah´ları anaların
perde arkalarına yaslanmış
omuzların yükü
her geçen gece daha da ağırlaşır
geceye mahkum evlatları beklerken
ömür geçer bir gece de
karanlığa bakan kara gözlerden
sorgu başlar dilden maziye
__nere de yanlış yaptım ben__
ne gece tutar gayrı
boğaz da düğümlenen sedayı
ve evladı bekleyen anaları
ne de karanlığa bakan gözler
susuz kalır o sorunun ardından
__sel olur__
...denizle gardaş anaların gözyaşı...
elif turna türk
2008-avusturya
gece yüreğini yalnız ve boğuk
bir karanlığa mahkum edenlere
gebedir hep
__ve ansızın doğar kara bebek__
onlar görmemek için
gecenin hırçın bebeğini
ve duymamak için
geceyi yırtan
o siyah çığlıkları
kafalarını yeşil
yastıklarına gömerler
iki dudağın arasında
buz tutar ah´ları anaların
perde arkalarına yaslanmış
omuzların yükü
her geçen gece daha da ağırlaşır
geceye mahkum evlatları beklerken
ömür geçer bir gece de
karanlığa bakan kara gözlerden
sorgu başlar dilden maziye
__nere de yanlış yaptım ben__
ne gece tutar gayrı
boğaz da düğümlenen sedayı
ve evladı bekleyen anaları
ne de karanlığa bakan gözler
susuz kalır o sorunun ardından
__sel olur__
...denizle gardaş anaların gözyaşı...
elif turna türk
2008-avusturya
Dünya Kadınlar Günü
Dünya Kadınlar Günü
Sevgili Sinhare
Zaman sabittir, değişken ve akıcı olan canlılar ve maddedir. Bir yıl önce bugün zaman aynıydı ama madde ve canlılar farklıydı.
Zaman içerisinde maddeyle birlikte insanlarda akar ki ferdi bağlamdaki bu akışla birlikte haneler, mahalleler, şehirler, milletlerde akmış olurlar. Bu akışla birlikte değişimler, yenilikler ve yenilgiler olur. İnsan bu akışkanlık ve değişkenlik içerisinde coğrafyasını ve kültürünü değiştirir. Bu değişimle birlikte insanoğlu, geçmişini de geleceğe taşımak zorunluluğunda kalır. Geçmişinden beslenmeyen bir kültürün değişimi ve sağlıklı yaşamı düşünülemeyeceği gibi, bu değişimin temel taşları olan insani değerlerimizin de tamamen yok sayılması sosyal bir çöküntünün habercisi olduğu kadar, kişisel çöküntünün de habercisi olur.
Bu değişimin sağlıklı ve bilinçli yapılabilmesi için insanın kendisine düşen vazifeler vardır. İnsan her yeni soluğuyla ya yenilik ve güzelliklerin habercisi ya da pörsüme ve çöküntülerin habercisi olacaktır. İnsan kendi öz değerleri diyebileceğimiz saygı ve sevgi gibi hissiyatları koruma adına önce kendisine saygı ve sevgi duymalı ve bunun neticesinde de yaşadığı toplumu bu yönde şekillendirmenin sancısını kasıklarında hissetmelidir. Bir kişinin değişmesiyle başlar her şey. Bir taşın temele koyulmasıyla yükselir bütün değerler ve yine bir taşın temelden çekilmesiyle başlar çöküş ve yıkıntılar.
Sevgili Sinhare
İnsanoğlu ekseriyetle anlık kazanç ve hazların peşine düşerek yaşadığı ve gelecekte yaşaması muhtemel güzellikleri sekteye uğratabilir. Bu da toplumun en temel dinamiklerinden olan burjuvazinin sağlıksız değişimiyle meydana gelir. Bu sağlıksız değişim her şeyi yerinden oynatır ve kişileri olduğu gibi toplumu da başka mecralara çekerek içten çöküntüyü başlatır. Bu durumda gözlemlenen en belirgin değişim elit, entellektüel kültüre sahip zengin ve saygın insanların yerlerini sıradan, yüzdelikle çalışan ve yönetimin sırtından bir tufeyli gibi beslenen ithal ve ucuz malzeme burjuvazisi kültürünün yer alışıdır. İnsanın özellikle kent kültürünün en belirgin düşmanı bu kesimdir.
Millet olarak son zamanlarda özellikle son yirmi beş-otuz yılımıza baktığımızda bu tür ani çıkış yapan insanlara sıkça rastlamaktayız. Bunlar sokağımıza, mahallemize sonradan gelmiş, menfaatin peşinden koşan ve günümüz ekonomik sisteminin kaçınılmaz bir sonucu olan ucuz malzeme zenginleridir. Ucuz yürekleriyle kocaman sevdalara talip olmaya kalkarlar ve iyi ambalajlarıyla kofluklarını saklamaya kalkarlar. Para ve güç (dolayısıyla iktidar) ellerinde olduğu içinde bulundukları ortama istedikleri daha doğrusu kendilerinin bile bilmediği bir kültürü aşılayarak kültürel bir deformasyona sebep olurlar. Beyefendilik yerine ağam, paşam kültürüyle hareket ederler ki bu daha çok kapılarında kulluk makamı oluşturdukları anlamına gelmektedir. Kolay kazanan, çabuk kazanan, çalışmadan kazanan bir selamla işler bitiren, aşklar bitiren, yapay aşklar peydahlayan bu kesim ne yazık ki iktidarla iç içe yaşar. Kimseler fark etmez ama bu cehalet şehrin, memleketin kültürel geleceğine ipotek koyar.
Kitap okumayan (bir kısmı eğitimli bile olmayan), tiyatroya gitmeyen, içinde kazanç ve bireysel tatminleri olmayan hiç bir şeye katılmayan bu sömürücüler kendi sınıfını meydana getirirler. CAHİL ZENGİN diyebileceğimiz bu yıkımcı kesimin tahribatına karşı en temel çözüm kaybolan nezaket, saygı ve sevgi kültürümüzün yeniden sahiplenilmesi olacaktır.
Bu yobaz burjuvazinin elinde; vakıflar ve dernekler bir çeşit kumarhane ve sınıf lokalleri haline gelmektedir. Bu vakıf veya derneklere girdiğinizde üzerinize önce yoğun bir alkol kokusu, argo kelimelerden oluşan lügatları ve gözlerinize kızgın ateş gibi dökülen cehaletleriyle adeta sürekli görevde olan yıkım ekibi gibi çalışırlar.
Sevgili Sinhare
Böyle bir eğreti yapının karşısında ne kadar sağlam durulursa öylece sağlam durmaya çalışıyor zaman zaman bu burjuvaziden üzerime sıçrayan pislikleri temizlemeye çalışıyor, zaman zaman da sıçrayanlara daha fazla maruz kalmamak için susuyorsam eğer kendimi sana olduğum gibi taşıma gayretimdendir. Kirlenmeden ve daha kirlilerle muhatap olmadan geçmeye çalıştığım sokaklar ve mahalleler ve hatta şehirler olduğunun da farkındayım. Belki sana ulaşamayacağım ama sana gelen bu yolda temiz kalarak, kalmaya çalışarak yol alabilirsem aldığım her adım yok benim için bayraklaşan bir sevdanın onurlu mücadelesi olacaktır.
Güzeli görselleştirerek bir şölene dönüştürebilen bir toplumun bireyleri olmaktan, çirkini görselleştiren ve bu görselliğe hayran, meftun olan bir toplumun bireyleri olmaya dönüştüğümüz bu günlerde her şeyin ama her şeyin gönlünce olması dileklerimle.
Bunlar bekleyen, bu yola baş koyan, seni seven adamın satırlarıdır. Dünya kadınlar günün kutlu olsun 08.03.2011
Bekir Kale Ahıskalı
Lebibe’ye Mektuplar 221
Sevgili Sinhare
Zaman sabittir, değişken ve akıcı olan canlılar ve maddedir. Bir yıl önce bugün zaman aynıydı ama madde ve canlılar farklıydı.
Zaman içerisinde maddeyle birlikte insanlarda akar ki ferdi bağlamdaki bu akışla birlikte haneler, mahalleler, şehirler, milletlerde akmış olurlar. Bu akışla birlikte değişimler, yenilikler ve yenilgiler olur. İnsan bu akışkanlık ve değişkenlik içerisinde coğrafyasını ve kültürünü değiştirir. Bu değişimle birlikte insanoğlu, geçmişini de geleceğe taşımak zorunluluğunda kalır. Geçmişinden beslenmeyen bir kültürün değişimi ve sağlıklı yaşamı düşünülemeyeceği gibi, bu değişimin temel taşları olan insani değerlerimizin de tamamen yok sayılması sosyal bir çöküntünün habercisi olduğu kadar, kişisel çöküntünün de habercisi olur.
Bu değişimin sağlıklı ve bilinçli yapılabilmesi için insanın kendisine düşen vazifeler vardır. İnsan her yeni soluğuyla ya yenilik ve güzelliklerin habercisi ya da pörsüme ve çöküntülerin habercisi olacaktır. İnsan kendi öz değerleri diyebileceğimiz saygı ve sevgi gibi hissiyatları koruma adına önce kendisine saygı ve sevgi duymalı ve bunun neticesinde de yaşadığı toplumu bu yönde şekillendirmenin sancısını kasıklarında hissetmelidir. Bir kişinin değişmesiyle başlar her şey. Bir taşın temele koyulmasıyla yükselir bütün değerler ve yine bir taşın temelden çekilmesiyle başlar çöküş ve yıkıntılar.
Sevgili Sinhare
İnsanoğlu ekseriyetle anlık kazanç ve hazların peşine düşerek yaşadığı ve gelecekte yaşaması muhtemel güzellikleri sekteye uğratabilir. Bu da toplumun en temel dinamiklerinden olan burjuvazinin sağlıksız değişimiyle meydana gelir. Bu sağlıksız değişim her şeyi yerinden oynatır ve kişileri olduğu gibi toplumu da başka mecralara çekerek içten çöküntüyü başlatır. Bu durumda gözlemlenen en belirgin değişim elit, entellektüel kültüre sahip zengin ve saygın insanların yerlerini sıradan, yüzdelikle çalışan ve yönetimin sırtından bir tufeyli gibi beslenen ithal ve ucuz malzeme burjuvazisi kültürünün yer alışıdır. İnsanın özellikle kent kültürünün en belirgin düşmanı bu kesimdir.
Millet olarak son zamanlarda özellikle son yirmi beş-otuz yılımıza baktığımızda bu tür ani çıkış yapan insanlara sıkça rastlamaktayız. Bunlar sokağımıza, mahallemize sonradan gelmiş, menfaatin peşinden koşan ve günümüz ekonomik sisteminin kaçınılmaz bir sonucu olan ucuz malzeme zenginleridir. Ucuz yürekleriyle kocaman sevdalara talip olmaya kalkarlar ve iyi ambalajlarıyla kofluklarını saklamaya kalkarlar. Para ve güç (dolayısıyla iktidar) ellerinde olduğu içinde bulundukları ortama istedikleri daha doğrusu kendilerinin bile bilmediği bir kültürü aşılayarak kültürel bir deformasyona sebep olurlar. Beyefendilik yerine ağam, paşam kültürüyle hareket ederler ki bu daha çok kapılarında kulluk makamı oluşturdukları anlamına gelmektedir. Kolay kazanan, çabuk kazanan, çalışmadan kazanan bir selamla işler bitiren, aşklar bitiren, yapay aşklar peydahlayan bu kesim ne yazık ki iktidarla iç içe yaşar. Kimseler fark etmez ama bu cehalet şehrin, memleketin kültürel geleceğine ipotek koyar.
Kitap okumayan (bir kısmı eğitimli bile olmayan), tiyatroya gitmeyen, içinde kazanç ve bireysel tatminleri olmayan hiç bir şeye katılmayan bu sömürücüler kendi sınıfını meydana getirirler. CAHİL ZENGİN diyebileceğimiz bu yıkımcı kesimin tahribatına karşı en temel çözüm kaybolan nezaket, saygı ve sevgi kültürümüzün yeniden sahiplenilmesi olacaktır.
Bu yobaz burjuvazinin elinde; vakıflar ve dernekler bir çeşit kumarhane ve sınıf lokalleri haline gelmektedir. Bu vakıf veya derneklere girdiğinizde üzerinize önce yoğun bir alkol kokusu, argo kelimelerden oluşan lügatları ve gözlerinize kızgın ateş gibi dökülen cehaletleriyle adeta sürekli görevde olan yıkım ekibi gibi çalışırlar.
Sevgili Sinhare
Böyle bir eğreti yapının karşısında ne kadar sağlam durulursa öylece sağlam durmaya çalışıyor zaman zaman bu burjuvaziden üzerime sıçrayan pislikleri temizlemeye çalışıyor, zaman zaman da sıçrayanlara daha fazla maruz kalmamak için susuyorsam eğer kendimi sana olduğum gibi taşıma gayretimdendir. Kirlenmeden ve daha kirlilerle muhatap olmadan geçmeye çalıştığım sokaklar ve mahalleler ve hatta şehirler olduğunun da farkındayım. Belki sana ulaşamayacağım ama sana gelen bu yolda temiz kalarak, kalmaya çalışarak yol alabilirsem aldığım her adım yok benim için bayraklaşan bir sevdanın onurlu mücadelesi olacaktır.
Güzeli görselleştirerek bir şölene dönüştürebilen bir toplumun bireyleri olmaktan, çirkini görselleştiren ve bu görselliğe hayran, meftun olan bir toplumun bireyleri olmaya dönüştüğümüz bu günlerde her şeyin ama her şeyin gönlünce olması dileklerimle.
Bunlar bekleyen, bu yola baş koyan, seni seven adamın satırlarıdır. Dünya kadınlar günün kutlu olsun 08.03.2011
Bekir Kale Ahıskalı
Lebibe’ye Mektuplar 221
KADINIM
KADINIM
Seyri cihan etsem yine bulamam,
Dünyada benzerin yok ki kadınım!
Sen yoksan cennette bile kalamam
Gönlümün dermanı sensin kadınım!
Huzuru sen verdin, gücü sen verdin,
Şu garip gönlümü sevdanla sardın
Kalbime muhabbet mührünü vurdun,
Gönlümün sultanı sensin kadınım!
Bir yeter sen varken, bin azdır yoksan,
Yarabbim ömrümü etmesin noksan,
Sevdam hiç değişmez yaş olsa doksan
Ömrümün fermanı sensin kadınım!
Seninle ak olur bütün karalar,
Seninle dermanda bütün yaralar,
Sevdanadır haykırış, aşka naralar,
Gönlümün figanı sensin kadınım!
Kasım 2010
Mustafa Çelebi ÇETİNKAYA
(Seni Sensiz Yaşamak Şiir Kitabımdan Ank/2011)
Seyri cihan etsem yine bulamam,
Dünyada benzerin yok ki kadınım!
Sen yoksan cennette bile kalamam
Gönlümün dermanı sensin kadınım!
Huzuru sen verdin, gücü sen verdin,
Şu garip gönlümü sevdanla sardın
Kalbime muhabbet mührünü vurdun,
Gönlümün sultanı sensin kadınım!
Bir yeter sen varken, bin azdır yoksan,
Yarabbim ömrümü etmesin noksan,
Sevdam hiç değişmez yaş olsa doksan
Ömrümün fermanı sensin kadınım!
Seninle ak olur bütün karalar,
Seninle dermanda bütün yaralar,
Sevdanadır haykırış, aşka naralar,
Gönlümün figanı sensin kadınım!
Kasım 2010
Mustafa Çelebi ÇETİNKAYA
(Seni Sensiz Yaşamak Şiir Kitabımdan Ank/2011)
Anlamak ile anlatmak arasında
Anlamak ile anlatmak arasında
Sevgili Sinhare
Kederi, acıyı, sevinci, aşkı başı dik yaşamalı insan.Şair ki yürek işçisidir. Gönlüyle kazanmıştır her ne kazanmışsa.
Bir ömür gönül yükü çeker durur. Bekler bir çölün ortasında bir bulut gölgesi beklercesine. Bir kervan bekler sadece sevgilinin diyarından gelenleri görebilmek için. Sevgili görmek nimeti çoktur ona onu görenleri görmeyi de çok görür kendine. Onun yaşadığı topraklardan gelenleri görmek ister, onun bastığı topraklara basanı... Onun bakışlarının dokunduğu eşyayı görenleri görmeyi arzular. Aslında o sevgilinin gözlerine bakacak kadar da dirayetli değildir. Bu yangına katlanamayacağını bilir. Bilir ki sevgilinin gözlerinden çıkan bir kıvılcım yürek tarlasındaki bütün başaklarını yakıp yandıracaktır. Harmanını savuracak, hasadını yele verecektir.
Aslında şair de bilir ki esen yelin maksadı bunun harmanını savurmak değildir. O her daim esmektedir ve o nice yangınları körüklemektedir ama yine de ister ki o yel savursun kendisini. O yele tutkundur çünkü. Oysa o yel dağların sevgilisidir. Daha seher vakti denizin kollarından kalkıp, kıyıları vurmuş ve eteklerini sallayarak zirvelere tırmanmıştır. O dağların sevgilisidir. Vadilerden yar edinmek ona göre değildir. O her daim gitmelidir. Kal diye yalvarıldıkça getirmediği şeyleri de kendisine zirvelere doğru toplanır.
Sevgili Sinhare
Yeller ki dokunmayı, yıkmayı, çekip gitmeyi becerebilirler ama kalıp sevişmeyi bir türlü beceremezler. Uzun süreli sevgiler, sevişmeler yellere göre değildir. Onlar ki dalına küsen yaprakların dökülmesi için bir bahanedirler. Buluta küsen güneş gibi saklanır sevenlerin yüreğini zindan ederler. Bazen esrarlı bir yaz gecesi ateşböceklerinin kanına girerek bir göç tuttururlar bazen soğuk bir kış gecesi çakal ulumalarını kulaklarımıza taşırlar da bir türlü sevgili olmayı beceremezler.
Sevgilim
Sen hayatın gerçeklerinden sıyrılmadan bense gönlümün sevdiklerinden ayrılmadan yol alıyoruz. Şimdi hayatı yaşamakla anlamak arasında değil anlamakla anlatmak arasında bir yerlerde seni bekliyorum. 09 Mart 2011
Bekir Kale Ahıskalı
Lebibe'ye Mektuplar 222
Sevgili Sinhare
Kederi, acıyı, sevinci, aşkı başı dik yaşamalı insan.Şair ki yürek işçisidir. Gönlüyle kazanmıştır her ne kazanmışsa.
Bir ömür gönül yükü çeker durur. Bekler bir çölün ortasında bir bulut gölgesi beklercesine. Bir kervan bekler sadece sevgilinin diyarından gelenleri görebilmek için. Sevgili görmek nimeti çoktur ona onu görenleri görmeyi de çok görür kendine. Onun yaşadığı topraklardan gelenleri görmek ister, onun bastığı topraklara basanı... Onun bakışlarının dokunduğu eşyayı görenleri görmeyi arzular. Aslında o sevgilinin gözlerine bakacak kadar da dirayetli değildir. Bu yangına katlanamayacağını bilir. Bilir ki sevgilinin gözlerinden çıkan bir kıvılcım yürek tarlasındaki bütün başaklarını yakıp yandıracaktır. Harmanını savuracak, hasadını yele verecektir.
Aslında şair de bilir ki esen yelin maksadı bunun harmanını savurmak değildir. O her daim esmektedir ve o nice yangınları körüklemektedir ama yine de ister ki o yel savursun kendisini. O yele tutkundur çünkü. Oysa o yel dağların sevgilisidir. Daha seher vakti denizin kollarından kalkıp, kıyıları vurmuş ve eteklerini sallayarak zirvelere tırmanmıştır. O dağların sevgilisidir. Vadilerden yar edinmek ona göre değildir. O her daim gitmelidir. Kal diye yalvarıldıkça getirmediği şeyleri de kendisine zirvelere doğru toplanır.
Sevgili Sinhare
Yeller ki dokunmayı, yıkmayı, çekip gitmeyi becerebilirler ama kalıp sevişmeyi bir türlü beceremezler. Uzun süreli sevgiler, sevişmeler yellere göre değildir. Onlar ki dalına küsen yaprakların dökülmesi için bir bahanedirler. Buluta küsen güneş gibi saklanır sevenlerin yüreğini zindan ederler. Bazen esrarlı bir yaz gecesi ateşböceklerinin kanına girerek bir göç tuttururlar bazen soğuk bir kış gecesi çakal ulumalarını kulaklarımıza taşırlar da bir türlü sevgili olmayı beceremezler.
Sevgilim
Sen hayatın gerçeklerinden sıyrılmadan bense gönlümün sevdiklerinden ayrılmadan yol alıyoruz. Şimdi hayatı yaşamakla anlamak arasında değil anlamakla anlatmak arasında bir yerlerde seni bekliyorum. 09 Mart 2011
Bekir Kale Ahıskalı
Lebibe'ye Mektuplar 222
Sinhare Seher'e mektuplar
Sinhare Seher'e mektuplar
Sevgili Sinhare
Nelerimi almadılar ki. Gülen yüzümden, suskun yüreğimden başka neyim kaldı ki. Kimse arzularımı sormadı. Bir kere karaladığımız satırları ömür boyu ahdim bildim. Peki başkalarının karaladıkları satırlara verdikleri sözlere ne oldu. Şimdi kötü günlerimin sahibi oldular. Bu ezik yaşamın kıyılarını bile bana çok gören yokluğuma ağlayacağını beyan edenler kalmamasına rağmen varlığımı güldürmeyen, yokluğumda kimin için ağlayacak. Gidişime mi yoksa kullanılışıma mı yoksa mahrum kalacakları sevda sözcüklerine mi?
İlk ve son umudum sensin demiştim Sinhare. Yüreğim sevdana parçalar verdikçe büyüdü. Koşulsuzca koşaraktan hem de nice acılara koşularaktan bilemezsin.
Bir bakışının izi var yüzümde bir de gözyaşlarımın bıraktığı iz. Benim utanılacak yaralarım hiç olmadı. İçimdeki güzel kız bir ninniyi kıskandıracak kadar güzel uyuyordu. Uzaklardan gelenler de uzaklarda kalanlar da beni hep ağlattılar.. Siyah perçemler örtmek istiyorum yüzüme.Yüreğine düşen kor sen oldun. Soğuk memleketlerden sıcak sular getirip başına dökmedin bir kere. Kuzeyden gelen ilk sıcak rüzgar olmanı bekledim durdum..
Seni seviyor muyum diye kendimle bir buluşma ayarladım. Her seferinde seni çok sevdiğim kararlara imza attı yüreğim. Ben en çok aşkı severim en çok aşktan korkarım derdim şimdi aşk seninle korkulacak olmaktan çıktı. Kaldırımları arşınlıyorum mevsimine yabancı bir güneş adet yerini bulsun diye düşmüş kaldırım taşlarına.
Kredisi olmayan bir aşkın limit aşım bedelini ödüyorum sanki. Her düşüncem senden yana ve her soluğuma bloke konulmuş gibi. Uzaklara gönderdiğim dostlarım sevgili edasıyla dönmek istiyorlar.
Yine mecburum tanrı misafiri merhametini beklemeye. Gözlerimden düşen yaşları engellemek için parmak uçlarım yeteli gelmiyor. Kulaklarıma bir sala sesi daha düşerken rüzgar bu yaslı günümde isten(me)dik şekilde çözecek düğmeleri. Sen iste(me)ye iste(me)ye karşılık vereceksin bu yasallığa. Gönül yaşlarımı yine görmezden geleceksin. Tesadüfi bir ayakta kalmışlığımın olağan gölgesi düşerken yere bir başka dayanağım kalmayacak. Böylesine uzak bir dağa dayanmaktan daha başka çaremde yok... Koca dağ denilen Erciyes eteklerine saklanacak yine. Ben seni açığa çıkarmak isterken sen Erciyes'i saklayacaksın.
Keşke sıkıntılarım önüme dökülen saçımı arkaya atmak kadar kolay olsalardı. Bir sigara dumanı gibi çekip gitmeye hazır dursalardı. Beynimden aldıkları komutla üst üste atılan iki bacaktan altta olanıyım ben. Sabit hareketsiz kalıyorum üzerimize çullanan ve keyfi davranan diğer ayağa.
Beni böylesine çaresiz koyan bu aşkın kırbacı mıdır? Yoksa kendi çaresizliğimin kıyısında mı boğuluyorum?
İhtiyarlıktan uzak eli bastonlu bir yaşlı gibi gözden kaybolmak istiyorum. Güneş dağların arkasına saklanmaya giderken ben sesinin kulaklarıma düşmesini bekliyorum. Ayakları bisiklet pedalına yetişmeyen bir çocuk tütün tabakasından çıkardığı tütünü sarıyor gibi yaparak dünyanın gülmeyen yanını yakmaya çalışıyor. Bilmem ki beni terbiye edişin ne zaman bitecek.
Kara sevdan dokunduğu her yanımı aklaştırıyor. Dün denecek kadar yakın bir zamanda gördüğün saçlarım beyazladılar. Bu sevda beni bir kere daha vurdu. Azılı bir kaçağı vurarak düşürürcesine vurulmadık yanım kalmadı. Ceylanları bekleyen durdun sular gibi bir yanımı kokuşturarak bekliyorum seni
Bekir Kale Ahıskalı
Sinhare Seher'e Mektuplar 223
Sevgili Sinhare
Nelerimi almadılar ki. Gülen yüzümden, suskun yüreğimden başka neyim kaldı ki. Kimse arzularımı sormadı. Bir kere karaladığımız satırları ömür boyu ahdim bildim. Peki başkalarının karaladıkları satırlara verdikleri sözlere ne oldu. Şimdi kötü günlerimin sahibi oldular. Bu ezik yaşamın kıyılarını bile bana çok gören yokluğuma ağlayacağını beyan edenler kalmamasına rağmen varlığımı güldürmeyen, yokluğumda kimin için ağlayacak. Gidişime mi yoksa kullanılışıma mı yoksa mahrum kalacakları sevda sözcüklerine mi?
İlk ve son umudum sensin demiştim Sinhare. Yüreğim sevdana parçalar verdikçe büyüdü. Koşulsuzca koşaraktan hem de nice acılara koşularaktan bilemezsin.
Bir bakışının izi var yüzümde bir de gözyaşlarımın bıraktığı iz. Benim utanılacak yaralarım hiç olmadı. İçimdeki güzel kız bir ninniyi kıskandıracak kadar güzel uyuyordu. Uzaklardan gelenler de uzaklarda kalanlar da beni hep ağlattılar.. Siyah perçemler örtmek istiyorum yüzüme.Yüreğine düşen kor sen oldun. Soğuk memleketlerden sıcak sular getirip başına dökmedin bir kere. Kuzeyden gelen ilk sıcak rüzgar olmanı bekledim durdum..
Seni seviyor muyum diye kendimle bir buluşma ayarladım. Her seferinde seni çok sevdiğim kararlara imza attı yüreğim. Ben en çok aşkı severim en çok aşktan korkarım derdim şimdi aşk seninle korkulacak olmaktan çıktı. Kaldırımları arşınlıyorum mevsimine yabancı bir güneş adet yerini bulsun diye düşmüş kaldırım taşlarına.
Kredisi olmayan bir aşkın limit aşım bedelini ödüyorum sanki. Her düşüncem senden yana ve her soluğuma bloke konulmuş gibi. Uzaklara gönderdiğim dostlarım sevgili edasıyla dönmek istiyorlar.
Yine mecburum tanrı misafiri merhametini beklemeye. Gözlerimden düşen yaşları engellemek için parmak uçlarım yeteli gelmiyor. Kulaklarıma bir sala sesi daha düşerken rüzgar bu yaslı günümde isten(me)dik şekilde çözecek düğmeleri. Sen iste(me)ye iste(me)ye karşılık vereceksin bu yasallığa. Gönül yaşlarımı yine görmezden geleceksin. Tesadüfi bir ayakta kalmışlığımın olağan gölgesi düşerken yere bir başka dayanağım kalmayacak. Böylesine uzak bir dağa dayanmaktan daha başka çaremde yok... Koca dağ denilen Erciyes eteklerine saklanacak yine. Ben seni açığa çıkarmak isterken sen Erciyes'i saklayacaksın.
Keşke sıkıntılarım önüme dökülen saçımı arkaya atmak kadar kolay olsalardı. Bir sigara dumanı gibi çekip gitmeye hazır dursalardı. Beynimden aldıkları komutla üst üste atılan iki bacaktan altta olanıyım ben. Sabit hareketsiz kalıyorum üzerimize çullanan ve keyfi davranan diğer ayağa.
Beni böylesine çaresiz koyan bu aşkın kırbacı mıdır? Yoksa kendi çaresizliğimin kıyısında mı boğuluyorum?
İhtiyarlıktan uzak eli bastonlu bir yaşlı gibi gözden kaybolmak istiyorum. Güneş dağların arkasına saklanmaya giderken ben sesinin kulaklarıma düşmesini bekliyorum. Ayakları bisiklet pedalına yetişmeyen bir çocuk tütün tabakasından çıkardığı tütünü sarıyor gibi yaparak dünyanın gülmeyen yanını yakmaya çalışıyor. Bilmem ki beni terbiye edişin ne zaman bitecek.
Kara sevdan dokunduğu her yanımı aklaştırıyor. Dün denecek kadar yakın bir zamanda gördüğün saçlarım beyazladılar. Bu sevda beni bir kere daha vurdu. Azılı bir kaçağı vurarak düşürürcesine vurulmadık yanım kalmadı. Ceylanları bekleyen durdun sular gibi bir yanımı kokuşturarak bekliyorum seni
Bekir Kale Ahıskalı
Sinhare Seher'e Mektuplar 223
Çöreklenme
Çöreklenme
gel bak;
yakan geçene özdeş
geri dönüşümlü
sessiz çığlıklar salındı evrene
depozito niyetine
yüzsüz kimliklerce
poliüretan suretlere
aklım sezgin
gönlüm gezgin
halim bezgin
gör bak;
mistizm de gebe sevim
gizeme etik izinde
özlemime kanat veren zulalara
gönencimi iteledim
gülkurusu şaraplardan
eşantiyon akşamlara
gönlüm bezgin
halim sezgin
aklım gezgin
git bak;
mitosların yol pazarına
puştların dili çöreklenir
esrarı hapı meşru kılan mevzilerde
ıpıssız kuşatılır yarınlar
umudu kanatan siluetlerden
nice gelecekler kirlenir
halim gezgin
aklım bezgin
gönlüm sezgin.
Müjdat Eraslan.
balaban Kent Şairleri.
gel bak;
yakan geçene özdeş
geri dönüşümlü
sessiz çığlıklar salındı evrene
depozito niyetine
yüzsüz kimliklerce
poliüretan suretlere
aklım sezgin
gönlüm gezgin
halim bezgin
gör bak;
mistizm de gebe sevim
gizeme etik izinde
özlemime kanat veren zulalara
gönencimi iteledim
gülkurusu şaraplardan
eşantiyon akşamlara
gönlüm bezgin
halim sezgin
aklım gezgin
git bak;
mitosların yol pazarına
puştların dili çöreklenir
esrarı hapı meşru kılan mevzilerde
ıpıssız kuşatılır yarınlar
umudu kanatan siluetlerden
nice gelecekler kirlenir
halim gezgin
aklım bezgin
gönlüm sezgin.
Müjdat Eraslan.
balaban Kent Şairleri.
BİR YANIM RÜZGAR
BİR YANIM RÜZGAR
Akşam,
Yine akşam be güzelim.
Bir yanım rüzgar...
Bir yanımda senin sevgin.
Zannetme ki üşüyorum,
Bir yanımda sen varken....
Üşümek niye.
Saatler ilerler,
Sokaklar çekilir en derin uykularına,
Yine, hüzüne döner bulutların rengi.
Ha yağacak,
Ha ağlayacak hasretinden.
Yine mi ıslanacağım gecelerde.
Udum suskun bu geceye,
Kem...anıma bakar gözlerim.
En derinden hicazı okşar parmaklarım.
Şarkıların rüzgarlara karışır,
Çise çise boşalır bulutlar
Bir yanımda rüzgarlar,
Bir yanımda sen.
Islansın bedenim iliklerime kadar.
Üşümüyorum inan ki,
Senin sevginle ısınıyorum inan..........
SEZAİ KAYA - BALIKESİR.
15.03.2009
Akşam,
Yine akşam be güzelim.
Bir yanım rüzgar...
Bir yanımda senin sevgin.
Zannetme ki üşüyorum,
Bir yanımda sen varken....
Üşümek niye.
Saatler ilerler,
Sokaklar çekilir en derin uykularına,
Yine, hüzüne döner bulutların rengi.
Ha yağacak,
Ha ağlayacak hasretinden.
Yine mi ıslanacağım gecelerde.
Udum suskun bu geceye,
Kem...anıma bakar gözlerim.
En derinden hicazı okşar parmaklarım.
Şarkıların rüzgarlara karışır,
Çise çise boşalır bulutlar
Bir yanımda rüzgarlar,
Bir yanımda sen.
Islansın bedenim iliklerime kadar.
Üşümüyorum inan ki,
Senin sevginle ısınıyorum inan..........
SEZAİ KAYA - BALIKESİR.
15.03.2009
ÇiY Mİ DÜŞMÜŞ GÜLLERE
ÇiY Mİ DÜŞMÜŞ GÜLLERE
Seherde esen yelle, pervane gibi döndüm
Bu gönlümün sahibi, yanımda olmayınca
Sararan çiçek gibi,açmadan hemen söndüm
Bu gönlümün sahibi, yanımda olmayınca
Yıllar akıp gitse de, yüreğim ona yanar.
Sevgin asla eksilmez, çağlayan berrak pınar.
Çare olmaz gönlüme, acıyan yaram kanar.
Bu gönlümün sahibi, yanımda olmayınca
Kırık gönül telinle, nihavent beste yazdın.
Hüzün dolu yüreğe, can veren güzel hazdın.
Felek günün şen olsun,ölmeden mezar kazdın.
Bu gönlümün sahibi, yanımda olmayınca
Çiy mi düşmüş güllere, dalların kökü kurur.
Sıra dağlar bembeyaz, yaylaya tipi vurur,
Sensiz zaman geçmiyor, saatler sanki durur.
Bu gönlümün sahibi, yanımda olmayınca
Yıldız kaydı dün gece, vuslata dilek tuttum.
Neler geçer yürekten, hepsini içe attım
Hayal kurdum, resmini bağrıma basıp yattım
Bu gönlümün sahibi, yanımda olmayınca
Mazi oldu mutluluk, kalmadı eski huzur,
Canım sana tutkundur, ölüme bile hazır.
Değer vermem mevkie, olsan da ünlü nazır
Bu gönlümün sahibi, yanımda olmayınca
Ülkü Ahıska.Mart.2oıı
Fon resmi kendi çalışmam
Seherde esen yelle, pervane gibi döndüm
Bu gönlümün sahibi, yanımda olmayınca
Sararan çiçek gibi,açmadan hemen söndüm
Bu gönlümün sahibi, yanımda olmayınca
Yıllar akıp gitse de, yüreğim ona yanar.
Sevgin asla eksilmez, çağlayan berrak pınar.
Çare olmaz gönlüme, acıyan yaram kanar.
Bu gönlümün sahibi, yanımda olmayınca
Kırık gönül telinle, nihavent beste yazdın.
Hüzün dolu yüreğe, can veren güzel hazdın.
Felek günün şen olsun,ölmeden mezar kazdın.
Bu gönlümün sahibi, yanımda olmayınca
Çiy mi düşmüş güllere, dalların kökü kurur.
Sıra dağlar bembeyaz, yaylaya tipi vurur,
Sensiz zaman geçmiyor, saatler sanki durur.
Bu gönlümün sahibi, yanımda olmayınca
Yıldız kaydı dün gece, vuslata dilek tuttum.
Neler geçer yürekten, hepsini içe attım
Hayal kurdum, resmini bağrıma basıp yattım
Bu gönlümün sahibi, yanımda olmayınca
Mazi oldu mutluluk, kalmadı eski huzur,
Canım sana tutkundur, ölüme bile hazır.
Değer vermem mevkie, olsan da ünlü nazır
Bu gönlümün sahibi, yanımda olmayınca
Ülkü Ahıska.Mart.2oıı
Fon resmi kendi çalışmam
Yolasım Gelir
Yolasım Gelir
Seherde goncasın; bense bülbülün,
Aç ki şenlensin virane gönlüm,
Yılları sayarım geçiyor günüm,
Aklandı saçlarım yolasım gelir.
Saymadım benleri kamer yüzünde,
Nere gitsen oldum senin izinde,
Yaslasam başımı, olsa dizinde,
Kalan ömrü sende solasım gelir.
Yol vermedi bana, tipili boran,
Hep çektim hasreti olmadı soran,
Gülden diken battı elimi yoran,
Yeniden bir beden bulasım gelir.
Yalnızlık illeti büker belimi,
Uzatırsam boşta koyar elimi,
Gönül arz ediyor tatlı dilini,
Diline bir şeker olasım gelir.
Kanser etti beni kötü kaderim,
Bir dem olsun senden vuslat dilerim,
Geç kalma olur mu, belki giderim,
Bir can verip seni alasım gelir.
Kelebekler uçtu gönül dalından,
Arı vaz geçer mi çiçek balından?
Eyüp yere düştü gider salından,
Dünya tatlı diye kalasım gelir.
Eyüp şahan
Ankara 25.9.2009
Seherde goncasın; bense bülbülün,
Aç ki şenlensin virane gönlüm,
Yılları sayarım geçiyor günüm,
Aklandı saçlarım yolasım gelir.
Saymadım benleri kamer yüzünde,
Nere gitsen oldum senin izinde,
Yaslasam başımı, olsa dizinde,
Kalan ömrü sende solasım gelir.
Yol vermedi bana, tipili boran,
Hep çektim hasreti olmadı soran,
Gülden diken battı elimi yoran,
Yeniden bir beden bulasım gelir.
Yalnızlık illeti büker belimi,
Uzatırsam boşta koyar elimi,
Gönül arz ediyor tatlı dilini,
Diline bir şeker olasım gelir.
Kanser etti beni kötü kaderim,
Bir dem olsun senden vuslat dilerim,
Geç kalma olur mu, belki giderim,
Bir can verip seni alasım gelir.
Kelebekler uçtu gönül dalından,
Arı vaz geçer mi çiçek balından?
Eyüp yere düştü gider salından,
Dünya tatlı diye kalasım gelir.
Eyüp şahan
Ankara 25.9.2009
Her Yerde Kar Var
Her Yerde Kar Var
Sabahın erken saatinde uyandığımda,
Gökyüzü bembeyaz,
Şehir, genç kızın gelinliğine bürünmüş
Saf ve tertemiz bana bakıyordu.
Caddeler, sokaklar bomboş,
O örtü bozulmamalı,
El değmemiş bir kız gibi
Masumca kalmalıydı.
Ufak ufak kuşlar kondular pencereme
Kanatlarını çırpamayacak kadar yorgundular...
'Ben de katılabilir miyim size? ' dedim..
Anlamsızca baktılar…
Gülüşmeye başladık kuşlarla..
Yüreğimi uzatıp penceremin kenarına,
Onları izledim uzun uzun...
Suskundular...
Ve ürkek...
Bakışlarımı bıraktım sevginin kucağına
Beyaz örtünün, üzerine
Damlalar akmaya başladı,
Neden, neden? ..
Ağlamamalıyım bugün.
Saf ve temiz örtüyü göz yaşlarımla kirletmeyeceğim
sevincimi, düşüncelerimi yıkadım,
Kar taneleriyle….
05 Ocak 2008 İstanbul.
TÜRKAN ASLAN (CAM KIRIĞI SANCIM,2010)
Sabahın erken saatinde uyandığımda,
Gökyüzü bembeyaz,
Şehir, genç kızın gelinliğine bürünmüş
Saf ve tertemiz bana bakıyordu.
Caddeler, sokaklar bomboş,
O örtü bozulmamalı,
El değmemiş bir kız gibi
Masumca kalmalıydı.
Ufak ufak kuşlar kondular pencereme
Kanatlarını çırpamayacak kadar yorgundular...
'Ben de katılabilir miyim size? ' dedim..
Anlamsızca baktılar…
Gülüşmeye başladık kuşlarla..
Yüreğimi uzatıp penceremin kenarına,
Onları izledim uzun uzun...
Suskundular...
Ve ürkek...
Bakışlarımı bıraktım sevginin kucağına
Beyaz örtünün, üzerine
Damlalar akmaya başladı,
Neden, neden? ..
Ağlamamalıyım bugün.
Saf ve temiz örtüyü göz yaşlarımla kirletmeyeceğim
sevincimi, düşüncelerimi yıkadım,
Kar taneleriyle….
05 Ocak 2008 İstanbul.
TÜRKAN ASLAN (CAM KIRIĞI SANCIM,2010)
MUTLU OLUN
MUTLU OLUN
Cesaret
Korkmayın
Yağın yağmur gibi
Sonra gökyüzü gibi
Ama çisil cisil
Ama barajlar dolusu
Ama taşan nehırler gıbı
Her ne ıse
İşte Mutlu olun canlar
Nurgül Genç
Cesaret
Korkmayın
Yağın yağmur gibi
Sonra gökyüzü gibi
Ama çisil cisil
Ama barajlar dolusu
Ama taşan nehırler gıbı
Her ne ıse
İşte Mutlu olun canlar
Nurgül Genç
Bırak bekleme
Bırak bekleme
Bir seher beklemiyorsan
Gün uyuyakaldı sanılsın
Bırak ay kana kana batsın
Sevişmeler uzadıkça uzasın
Bir seher beklemiyorsan
Bekir Kale Ahıskalı
Seher Fısıltısı-188
Bir seher beklemiyorsan
Gün uyuyakaldı sanılsın
Bırak ay kana kana batsın
Sevişmeler uzadıkça uzasın
Bir seher beklemiyorsan
Bekir Kale Ahıskalı
Seher Fısıltısı-188
Mektup
Mektup
Sabah vakti esen rüzgâr
Git dostlara, selam söyle.
Gökte yıldızlar kaybolmuş.
Üstümde sehpalar kurulmuş
Git dostlara bunu söyle…
Gülerek gidiyorum…
İnançlarım için ölüyorum.
Hiç pişmanlık duymuyorum.
Git dostlara, selam söyle…
Cellâtlar it gibi kudurmuş.
Benden pişmanlık umulmuş.!
Son sözüm onları vurmuş.
Git dostlara bunu söyle…
Andım, sizin andınızdır…
Andımdan ödün vermeden
Sehpalara aldırmadan
Git dostlara bunu söyle…
Boyun eğmeden gidiyorum.
Hiç pişmanlık duymuyorum
Aydınlığı görüyorum.
Git dostlara bunu söyle
Git dostlara selam söyle…
1980/Ankara.
Melih BAKİ
(Ağla Yüreğim Dağlar da Ağlar şiir ktp.Karahan yy./Adana)
Sabah vakti esen rüzgâr
Git dostlara, selam söyle.
Gökte yıldızlar kaybolmuş.
Üstümde sehpalar kurulmuş
Git dostlara bunu söyle…
Gülerek gidiyorum…
İnançlarım için ölüyorum.
Hiç pişmanlık duymuyorum.
Git dostlara, selam söyle…
Cellâtlar it gibi kudurmuş.
Benden pişmanlık umulmuş.!
Son sözüm onları vurmuş.
Git dostlara bunu söyle…
Andım, sizin andınızdır…
Andımdan ödün vermeden
Sehpalara aldırmadan
Git dostlara bunu söyle…
Boyun eğmeden gidiyorum.
Hiç pişmanlık duymuyorum
Aydınlığı görüyorum.
Git dostlara bunu söyle
Git dostlara selam söyle…
1980/Ankara.
Melih BAKİ
(Ağla Yüreğim Dağlar da Ağlar şiir ktp.Karahan yy./Adana)
Bekleme Beni
Bekleme Beni
Yine kar kapladı Torost’lar başı,
Geçemem sevdiğim bekleme beni.
Deli savuruyor dağların kışı,
Geçemem sevdiğim bekleme beni.
Çıksam da Maraş’tan bulunmaz Afşin,
Dereler doldurdu tipisi kışın,
Eğdirme kaşını zordadır eşin,
Geçemem sevdiğim bekleme beni.
Hesap ettim yolu nasıl giderim,
Bakarım yollara göğü güderim,
Tipi boran Berit nasıl ederim,
Geçemem sevdiğim bekleme beni.
Akıttım gözyaşı özüm eriyor,
Poyraz savuracak insan arıyor,
Her günü düşünmek beni yoruyor,
Geçemem sevdiğim bekleme beni.
Eyüp’e yâr diye sardın bedeni,
Gurbetin elinde unutmaz seni,
Gönlüme nakışlı yüzün deseni,
Geçemem sevdiğim bekleme beni.
Eyüp Şahan
Ankara 6.6.2010
Yine kar kapladı Torost’lar başı,
Geçemem sevdiğim bekleme beni.
Deli savuruyor dağların kışı,
Geçemem sevdiğim bekleme beni.
Çıksam da Maraş’tan bulunmaz Afşin,
Dereler doldurdu tipisi kışın,
Eğdirme kaşını zordadır eşin,
Geçemem sevdiğim bekleme beni.
Hesap ettim yolu nasıl giderim,
Bakarım yollara göğü güderim,
Tipi boran Berit nasıl ederim,
Geçemem sevdiğim bekleme beni.
Akıttım gözyaşı özüm eriyor,
Poyraz savuracak insan arıyor,
Her günü düşünmek beni yoruyor,
Geçemem sevdiğim bekleme beni.
Eyüp’e yâr diye sardın bedeni,
Gurbetin elinde unutmaz seni,
Gönlüme nakışlı yüzün deseni,
Geçemem sevdiğim bekleme beni.
Eyüp Şahan
Ankara 6.6.2010
"APO" İBLİSİ
"APO" İBLİSİ
Bir kere görünse "Apo" iblisi
Alnından vurmazsam adam değilim
Varsın assın beni millet meclisi
Sözüm de durmazsam adam değilim
Var mıydı beşikte bebek öldürmek
Bizlere düşmanı puştu güldürmek
O kadar kolaymı vatan böldürmek
Tefini dürmezsem adam değilim
Nereden yal landın kimler doyurdu
Bu nasıl görevdir kimler buyurdu
Sen ipteydin deyyus kimler ayırdı
Sehbayı kurmazsam adam değilim
Çok ettin it dölü, çok bu millete
Sayende çok fazla doyduk illete
Boyunmu eğdirdin Türk ü zillete
Boynunu burmazsam adam değilim
Aşımızı yedin; kus ulan şimdi
Beka da saklandın ard olan kim di
Yaptığına dön bak bu nasıl kin di
Kelleni vurmazsam adam değilim
Göbek ve kıçını kaşı sen hele
Geçersin İnşallah bende ki ele
Taksim meydanında kazmaya, bele
Oturtup yormazsam adam değilim
Ben mükafatımı Hak tan dilerim
Nerde kahbelik var kinim bilerim
Müebbet; ne imiş toptan silerim
Çarmıha germezsem adam değilim
Yaratan; ol derse, bak nasıl olur
Bir koğuşa düşsek, çok fasıl olur
Fazlaca gecikmez, hak hasıl olur
Leşini sermezsem adam değilim
Kesinlikle geldin yolun sonuna
Detaylı eğilmem senin konuna
Saatlı bombayı sokup donuna
Keyifle kurmazsam adam değilim
Çetin KILINÇARSLAN
Bir kere görünse "Apo" iblisi
Alnından vurmazsam adam değilim
Varsın assın beni millet meclisi
Sözüm de durmazsam adam değilim
Var mıydı beşikte bebek öldürmek
Bizlere düşmanı puştu güldürmek
O kadar kolaymı vatan böldürmek
Tefini dürmezsem adam değilim
Nereden yal landın kimler doyurdu
Bu nasıl görevdir kimler buyurdu
Sen ipteydin deyyus kimler ayırdı
Sehbayı kurmazsam adam değilim
Çok ettin it dölü, çok bu millete
Sayende çok fazla doyduk illete
Boyunmu eğdirdin Türk ü zillete
Boynunu burmazsam adam değilim
Aşımızı yedin; kus ulan şimdi
Beka da saklandın ard olan kim di
Yaptığına dön bak bu nasıl kin di
Kelleni vurmazsam adam değilim
Göbek ve kıçını kaşı sen hele
Geçersin İnşallah bende ki ele
Taksim meydanında kazmaya, bele
Oturtup yormazsam adam değilim
Ben mükafatımı Hak tan dilerim
Nerde kahbelik var kinim bilerim
Müebbet; ne imiş toptan silerim
Çarmıha germezsem adam değilim
Yaratan; ol derse, bak nasıl olur
Bir koğuşa düşsek, çok fasıl olur
Fazlaca gecikmez, hak hasıl olur
Leşini sermezsem adam değilim
Kesinlikle geldin yolun sonuna
Detaylı eğilmem senin konuna
Saatlı bombayı sokup donuna
Keyifle kurmazsam adam değilim
Çetin KILINÇARSLAN
ORHAN VELİ YA BANA SORARSA ?
ORHAN VELİ YA BANA SORARSA ?
Dinle beni
Ne mi oldu ne mi kaldı geride
ne kaldı ki Orhan Veli'nin şehrinde
harfler laf sağnağında yağdılar üstüme üstüme
vurdular onca talanı
yüzüm karanlığa düştü,başım ağırdı
kalkamadım
parmağımla sıyırıp atamadığım sol yanım ağırdı
hayal âlemimin ucu yoktu saklayamadım
ne mi oldu ne mi kaldı geride
ya Orhan Veli'nin şehri sorarsa bana
yana yana ömrünün son deminde
bu baş ağrısı ne arıyor şehrimde
vay benim !..zindanlarımda şafak sökmeyenim !
şairin dediği gibi "baş ağrısı yorulmaz"mı diyeyim
Nihâl MİRDOĞAN
Dinle beni
Ne mi oldu ne mi kaldı geride
ne kaldı ki Orhan Veli'nin şehrinde
harfler laf sağnağında yağdılar üstüme üstüme
vurdular onca talanı
yüzüm karanlığa düştü,başım ağırdı
kalkamadım
parmağımla sıyırıp atamadığım sol yanım ağırdı
hayal âlemimin ucu yoktu saklayamadım
ne mi oldu ne mi kaldı geride
ya Orhan Veli'nin şehri sorarsa bana
yana yana ömrünün son deminde
bu baş ağrısı ne arıyor şehrimde
vay benim !..zindanlarımda şafak sökmeyenim !
şairin dediği gibi "baş ağrısı yorulmaz"mı diyeyim
Nihâl MİRDOĞAN
Kör-düğü(n)m
Kör-düğü(n)m
Ucunu kaybettiğim bir yumak gibi.
Dilimde kör-düğü(n)m, tüm kelimeler...
Hani öyle ki!
Hafif aralasam şimdi ağzımı;
Her yere saçılacak sanki,
Benden üryan, irademsiz heceler...
H e c e s i z i m, bu defa b/aşka...
Elif (Turna) Türk
Ucunu kaybettiğim bir yumak gibi.
Dilimde kör-düğü(n)m, tüm kelimeler...
Hani öyle ki!
Hafif aralasam şimdi ağzımı;
Her yere saçılacak sanki,
Benden üryan, irademsiz heceler...
H e c e s i z i m, bu defa b/aşka...
Elif (Turna) Türk
Gül Nakişli Yaralar
Gül Nakişli Yaralar
Unuttum ardından kalan günlerin
Kalbime mühürden nakış işledin
Özünden çaldığım artık dünlerin
Dudağım erirken damak dişledin
Soracak neyim var neler bıraktın
Ardından bakacak nazım kalmadı
Aşkımı işleyen nakkaş çıraktın
Çöllere serecek tuzum kalmadı
Sevdaya işlenen gülden nakışsın
Ellerin kınalı ceylan yüzlerin
Sürmeler çekin de eller bakışsın
Terinden süzülen baldır gözlerin
Bahçıvan gülleri kokuyla satar
Bağbanın elinde sevgi makası
Bülbül gül dibinde uykuya yatar
Aşk alır mezatta gönül takası
Menekşe hazana titrer teninden
Üşümüş yüreği nasır bağlamış
Yasemin inada düşer kininden
Saçları çiseden dolup çağlamış
Meşklerin fethine kervanlar gitmez
Kaldır bu inadı nikabı kaldır
Kurumuş güzelde kara ben bitmez
Zamanlar uyusun bugüne aldır
Serinden geçince giyme karalar
Tövbeler edince geçmez yaralar
11.03.2011
Ali Ekber Hirlak
Unuttum ardından kalan günlerin
Kalbime mühürden nakış işledin
Özünden çaldığım artık dünlerin
Dudağım erirken damak dişledin
Soracak neyim var neler bıraktın
Ardından bakacak nazım kalmadı
Aşkımı işleyen nakkaş çıraktın
Çöllere serecek tuzum kalmadı
Sevdaya işlenen gülden nakışsın
Ellerin kınalı ceylan yüzlerin
Sürmeler çekin de eller bakışsın
Terinden süzülen baldır gözlerin
Bahçıvan gülleri kokuyla satar
Bağbanın elinde sevgi makası
Bülbül gül dibinde uykuya yatar
Aşk alır mezatta gönül takası
Menekşe hazana titrer teninden
Üşümüş yüreği nasır bağlamış
Yasemin inada düşer kininden
Saçları çiseden dolup çağlamış
Meşklerin fethine kervanlar gitmez
Kaldır bu inadı nikabı kaldır
Kurumuş güzelde kara ben bitmez
Zamanlar uyusun bugüne aldır
Serinden geçince giyme karalar
Tövbeler edince geçmez yaralar
11.03.2011
Ali Ekber Hirlak
YÜREĞİME TAŞINDIN
YÜREĞİME TAŞINDIN
Yüreğime taşındın, ceren gibi sekerek
Eşgalini seyrettim, nefes nefes çekerek
Gönül meleğim oldun, meşk sancağı dikerek
...----Seranatım bu benim, çözülen şu dilimden
----Sinem sana gülzardır, rayihası gülümden
Duruşunda asalet, alp gönlümde takısın
Sevgi denen mevhumun, duru berrak akısın
Örnek almak isteyen, ikimizi okusun
----Sol yanımda şelale, çağlıyor bak dilimden
----Çağıl çağıl bereket, esirgenmez gülümden
Seni sende arama, sen; bendesin canpârem
İşve nazın ok olsa, deva sayar kalp yârem
Şirinliğin "Tanrı" dan, hemi ayet, hem surem
----Mısra mısra destansın, dökülüyor dilimden
----Bağban etmiş ruhuna, ben; razıyım gülümden
Şiirgülüm ben sana, ilik hücre kodlandım
Elemlerden ıradım, kalp ilinde tatlandım
Adım sanım kayıptır, adın ile adlandım
----Efsanedir her halin, adın düşmez dilimden
----Sevilmişim sevmişim, ben geçemem gülümden
Çetin KILINÇARSLAN
Yüreğime taşındın, ceren gibi sekerek
Eşgalini seyrettim, nefes nefes çekerek
Gönül meleğim oldun, meşk sancağı dikerek
...----Seranatım bu benim, çözülen şu dilimden
----Sinem sana gülzardır, rayihası gülümden
Duruşunda asalet, alp gönlümde takısın
Sevgi denen mevhumun, duru berrak akısın
Örnek almak isteyen, ikimizi okusun
----Sol yanımda şelale, çağlıyor bak dilimden
----Çağıl çağıl bereket, esirgenmez gülümden
Seni sende arama, sen; bendesin canpârem
İşve nazın ok olsa, deva sayar kalp yârem
Şirinliğin "Tanrı" dan, hemi ayet, hem surem
----Mısra mısra destansın, dökülüyor dilimden
----Bağban etmiş ruhuna, ben; razıyım gülümden
Şiirgülüm ben sana, ilik hücre kodlandım
Elemlerden ıradım, kalp ilinde tatlandım
Adım sanım kayıptır, adın ile adlandım
----Efsanedir her halin, adın düşmez dilimden
----Sevilmişim sevmişim, ben geçemem gülümden
Çetin KILINÇARSLAN
Yaprağın suhuletiyle nazar!
Yaprağın suhuletiyle nazar!
Zaman geldi ve yapraklar
En severek tutundukları, dalları
Bırakmak sonunda kalıyorlardı
Çaresiz ve sessizliğin eşiğinde
Ne kadar tutkunlardı, hazzın, ahengin…
Zevkin, güzelliğin, etkilenmenin
Esin kaynağı olmalarının vakti gelmişti işte
Öncelikle zaman ve mekânın sahibi
Bir zaman dilimi içinde şekillendirmişti
Her şeyi yeraltı fabrikasının harika diyarında…
Oldukça basit gördüğümüz, toprak,
Su ve güneş ne muazzam bir sermayedir
Ekilen, büyütülen, biçilen hasat zamanı,
Hazanın da beklediği vakit olmuştur
Ne yapsın hayat devan ediyor
Bir boşluğa müsaade etmiyor bir diğeri yerini alıyor
Eğildim sokağın artasın da mahzun
Bir şekilde akıbetini bekleyen yaprağın yanı başına…
Parmaklarımla okşadım onlarıSevgi kokuyorlardı
Vefayı anlatıyorlardı
Metaneti vurguluyorlardı Sabrı soluyorlardı
Onlar vuslatın ne demek olduğunu biliyorlardı
Oysaki yalnızca sararan ve kopan bir yapraktı
Rüzgârın esintisine dayanacak takati kalmamıştı
Ve en sevdiği yârinden
Ayrılmak zorunda kalmıştı
Çaresizdi Biganeydi
Yüreğinin acısı o kadar şiddetliydi ki,
Bu durumun hissedilmemesi açısından
Yumuşaklığa ve yerlerde çamura, toprağa
Bulanmaya adamıştı adeta kendisini
Adeta bir divane gibi…
Bir sazende gibi…
Bir aşkın figanesi gibi…
Avuçlarımla kucakladım onları, yeniden
Koklayarak akıbetlerinin hayır olmasını diledim
İçlerinden birkaç tanesini güzelce
Mendilimin katlarında yatırarak,
Ceketimin koyun cebine koydum
Bu güzel yapraklar bana o kadar güzel
Manalar yüklüyordu ki, aldığım haz tarifsizdi
Alıp götürüyordu uzaklarda kokan diyarlara…
Aşka, sevdaya, hasrete, vefaya,
Dostluğa birçok unutulan nice
Güzellikleri bir kez daha dalınan kopan
Ve sokaklarda savrulan yaprakla anıyordum…
Mustafa CİLASUN
Zaman geldi ve yapraklar
En severek tutundukları, dalları
Bırakmak sonunda kalıyorlardı
Çaresiz ve sessizliğin eşiğinde
Ne kadar tutkunlardı, hazzın, ahengin…
Zevkin, güzelliğin, etkilenmenin
Esin kaynağı olmalarının vakti gelmişti işte
Öncelikle zaman ve mekânın sahibi
Bir zaman dilimi içinde şekillendirmişti
Her şeyi yeraltı fabrikasının harika diyarında…
Oldukça basit gördüğümüz, toprak,
Su ve güneş ne muazzam bir sermayedir
Ekilen, büyütülen, biçilen hasat zamanı,
Hazanın da beklediği vakit olmuştur
Ne yapsın hayat devan ediyor
Bir boşluğa müsaade etmiyor bir diğeri yerini alıyor
Eğildim sokağın artasın da mahzun
Bir şekilde akıbetini bekleyen yaprağın yanı başına…
Parmaklarımla okşadım onlarıSevgi kokuyorlardı
Vefayı anlatıyorlardı
Metaneti vurguluyorlardı Sabrı soluyorlardı
Onlar vuslatın ne demek olduğunu biliyorlardı
Oysaki yalnızca sararan ve kopan bir yapraktı
Rüzgârın esintisine dayanacak takati kalmamıştı
Ve en sevdiği yârinden
Ayrılmak zorunda kalmıştı
Çaresizdi Biganeydi
Yüreğinin acısı o kadar şiddetliydi ki,
Bu durumun hissedilmemesi açısından
Yumuşaklığa ve yerlerde çamura, toprağa
Bulanmaya adamıştı adeta kendisini
Adeta bir divane gibi…
Bir sazende gibi…
Bir aşkın figanesi gibi…
Avuçlarımla kucakladım onları, yeniden
Koklayarak akıbetlerinin hayır olmasını diledim
İçlerinden birkaç tanesini güzelce
Mendilimin katlarında yatırarak,
Ceketimin koyun cebine koydum
Bu güzel yapraklar bana o kadar güzel
Manalar yüklüyordu ki, aldığım haz tarifsizdi
Alıp götürüyordu uzaklarda kokan diyarlara…
Aşka, sevdaya, hasrete, vefaya,
Dostluğa birçok unutulan nice
Güzellikleri bir kez daha dalınan kopan
Ve sokaklarda savrulan yaprakla anıyordum…
Mustafa CİLASUN
Bilmem ki ne vakit haberdar olacaktır canan!
Bilmem ki ne vakit haberdar olacaktır canan!
Vakit durmadan vuslatı için bir yakarışa namzettir
Gül hiç kokmaz mı, melul hali gönülleri bulmaz mı, aşk malikine ait bir esini ilhamdır
Hakikat ne zamana kadar suskun kalacaktır, farkını idrak etmeyen can, nefesi heyecandır
Zafiyet niye vardır, iradi olmak neden bukadar uzaktır, tercihler mühlete adanmış gamdır
Kalp ki lekeyi barındırmaz, vicdanla arasını açmaz
Ruhun hiç kork ma bigane kalmaz, aklın istikametini şaşırmaz, idrakin alıklaşıp bakmaz
“Su testisi su yolunda kırılır' derler lakin neden hakkıyla kırıldığını merak ederek sormaz
Korkuyla barışık yaşarlar, merakı emanete bırakırlar mizan kim için muhakeme olunmaz
Sanki namaz kılıyorum, anlamaktan mı korkuyorum
Neden okuduğum sürelerin manasına uzak kalıyorum, kitab-ı celili böyle mi anlıyorum
Anlamadan nasıl bir hülya içinde yaşıyorum, o an cenneti parsellemek için mi yaşıyorum
Bu kadar kayıtsızlığı hangi ahvalin, esaret içine girmiş bir mananın kalbiyle ayıklıyorum
Bir duygusallık seli oluşuyor, romantik olmak gerekiyor
Lakin her geçen zaman içinde edep fakirleşiyor, eline telefonu alanı özgürlük kaplıyor
Sıkılmak nerde kaldı, her tarafı sanki bir aptallık kapladı,seviyorum demek ne aldatıyor
Aldanmak için kim yarışıyor kalbin rekabeti olur mu gönül bu irfansız olmak yakışmıyor
Beden sahibinin emanetindedir, leke ne müşkil iştir
Yoksa akıl ve idrak niye tevdi edilmiştir, kalp ve ruhun nidasını bilmek kimlerin işidir
Nebat masumdur, mahlukattan olan hayvan akılsızdır, insan mükerrem sıfatı için vardır
Can öncelikle kime ait olduğunu idrak ederek, emanetin farkına varır, yol ancak vuslattır
Canan olmak ne kadar kolaydır, sanmayın aşka adaydır
Aşk elhak bir hakikattır, vakit için ardır, o an için zamandır, aldatmak için nasıl nardır
Hissetmeyen, idraki öncelemeyen insan hangi iklimin farkındadır, akıl sahibi mizandadır
Can, cananı için, kalbi nazargah kimin için seçim hesapsıs bir nefse o hülyalar hezeyandır
Mustafa CİLASUN
Vakit durmadan vuslatı için bir yakarışa namzettir
Gül hiç kokmaz mı, melul hali gönülleri bulmaz mı, aşk malikine ait bir esini ilhamdır
Hakikat ne zamana kadar suskun kalacaktır, farkını idrak etmeyen can, nefesi heyecandır
Zafiyet niye vardır, iradi olmak neden bukadar uzaktır, tercihler mühlete adanmış gamdır
Kalp ki lekeyi barındırmaz, vicdanla arasını açmaz
Ruhun hiç kork ma bigane kalmaz, aklın istikametini şaşırmaz, idrakin alıklaşıp bakmaz
“Su testisi su yolunda kırılır' derler lakin neden hakkıyla kırıldığını merak ederek sormaz
Korkuyla barışık yaşarlar, merakı emanete bırakırlar mizan kim için muhakeme olunmaz
Sanki namaz kılıyorum, anlamaktan mı korkuyorum
Neden okuduğum sürelerin manasına uzak kalıyorum, kitab-ı celili böyle mi anlıyorum
Anlamadan nasıl bir hülya içinde yaşıyorum, o an cenneti parsellemek için mi yaşıyorum
Bu kadar kayıtsızlığı hangi ahvalin, esaret içine girmiş bir mananın kalbiyle ayıklıyorum
Bir duygusallık seli oluşuyor, romantik olmak gerekiyor
Lakin her geçen zaman içinde edep fakirleşiyor, eline telefonu alanı özgürlük kaplıyor
Sıkılmak nerde kaldı, her tarafı sanki bir aptallık kapladı,seviyorum demek ne aldatıyor
Aldanmak için kim yarışıyor kalbin rekabeti olur mu gönül bu irfansız olmak yakışmıyor
Beden sahibinin emanetindedir, leke ne müşkil iştir
Yoksa akıl ve idrak niye tevdi edilmiştir, kalp ve ruhun nidasını bilmek kimlerin işidir
Nebat masumdur, mahlukattan olan hayvan akılsızdır, insan mükerrem sıfatı için vardır
Can öncelikle kime ait olduğunu idrak ederek, emanetin farkına varır, yol ancak vuslattır
Canan olmak ne kadar kolaydır, sanmayın aşka adaydır
Aşk elhak bir hakikattır, vakit için ardır, o an için zamandır, aldatmak için nasıl nardır
Hissetmeyen, idraki öncelemeyen insan hangi iklimin farkındadır, akıl sahibi mizandadır
Can, cananı için, kalbi nazargah kimin için seçim hesapsıs bir nefse o hülyalar hezeyandır
Mustafa CİLASUN
Seni kemran
Seni kemran,
Bedil diye sevdim,
Uzak gittim ben bu gidişte.
Hicretlerde yaşadım uzak,
Ağaçlar düştü cümbüşe.
Talpınırdı yaprak kuşlarım,
Cehennemden aradım avunç
Geceyi rahat bırakmadı bir an,
Gözümdeki rahatsız özlem.
Aşk baş koydu ayaklarıma
Ğırköklere götürür diye.
Sen firağa ittin de gittin,
Yoruldum acı azapları yiye.
Ben kimliğin bilmeden sevdim,
Yetiştir dedim rabbim fanaya.
Gözden aktı ilticalarım
Beni bırakıp gitme hayale.
Koşuverdim ardından durmadan,
Kısmet dedim derde batmayı.
Adamlığın bildiğim zaman
Bilmeden kaldım nereye kaçmayı.
Bedil diye sevdim,
Uzak gittim ben bu gidişte.
Hicretlerde yaşadım uzak,
Ağaçlar düştü cümbüşe.
Talpınırdı yaprak kuşlarım,
Cehennemden aradım avunç
Geceyi rahat bırakmadı bir an,
Gözümdeki rahatsız özlem.
Aşk baş koydu ayaklarıma
Ğırköklere götürür diye.
Sen firağa ittin de gittin,
Yoruldum acı azapları yiye.
Ben kimliğin bilmeden sevdim,
Yetiştir dedim rabbim fanaya.
Gözden aktı ilticalarım
Beni bırakıp gitme hayale.
Koşuverdim ardından durmadan,
Kısmet dedim derde batmayı.
Adamlığın bildiğim zaman
Bilmeden kaldım nereye kaçmayı.
Sen vazgeçilmeyen bir serdin!
Sen vazgeçilmeyen bir serdin!
Ey hicranım biliyorum ki sen benimsin
Halimin en sessiz bulunan bir ahengisin
Sukutumun tek şahidisin kalan renksin
Sen ruhumun dirliğinde hazanın yelisin
Nice gönüller var ki bir naçarlığı yaşar
Sevdaların rengini aşk kuşatmazsa akar
İnsan bu hilkatinden uzaklaşarak kaçar
Hak âşıkları nazar ile melali mezar yapar
Ruhum ötelerin şevkiyle meşki arzular
Mizan kim için o haşyeti kalplerde sunar
Akıl, izan var edilen vesselam ne uzuvlar
Neye şahitlik yapar kan içinde coşku var
Nazar eylediğim her nebatatta ki hikmet
Haşaratlarda gizlenir bilinmeyen o kıymet
İklimlerde bulunur türlü sunulan o bereket
Şükret kadrin sahibine meylet onda kuvvet
Ne yıldız, ne yaprak ne bir karınca kadrince
Ne nasip edilmişse zaman geçimi mühletince
Gayretler rızayı bari hükmünce sevk edilince
Aşklar bir enginliğin içinde çekilir nice sancılar
Yazmak, değimlidir maksadı anlaşılır bulunmak
O vakit şarttır şekliyetten muhakkak kaçınmak
Verilen nefeslerin refakatiyle yazmayı anlamak
Hale bakmak, manayı kuşanmak hükmü tanımak
Melalimde, her dalı bırakan bir yaprak yardır
Akdedilirse onda nice hikmetler aşkla saklıdır
Onu anlamak, fikreden için muhakkak farktır
Yaşamak bu manada bir sanattır onunla şarttır
Artık hak hukuk kimin derdi namertler türedi
Akideler dünyevileşti hevesler nefse hükmetti
Ten emre amade uzuvlar sende artık ne bahane
Sen zevklerin içinde salındın oldun birde kepaze
Mustafa CİLASUN
Ey hicranım biliyorum ki sen benimsin
Halimin en sessiz bulunan bir ahengisin
Sukutumun tek şahidisin kalan renksin
Sen ruhumun dirliğinde hazanın yelisin
Nice gönüller var ki bir naçarlığı yaşar
Sevdaların rengini aşk kuşatmazsa akar
İnsan bu hilkatinden uzaklaşarak kaçar
Hak âşıkları nazar ile melali mezar yapar
Ruhum ötelerin şevkiyle meşki arzular
Mizan kim için o haşyeti kalplerde sunar
Akıl, izan var edilen vesselam ne uzuvlar
Neye şahitlik yapar kan içinde coşku var
Nazar eylediğim her nebatatta ki hikmet
Haşaratlarda gizlenir bilinmeyen o kıymet
İklimlerde bulunur türlü sunulan o bereket
Şükret kadrin sahibine meylet onda kuvvet
Ne yıldız, ne yaprak ne bir karınca kadrince
Ne nasip edilmişse zaman geçimi mühletince
Gayretler rızayı bari hükmünce sevk edilince
Aşklar bir enginliğin içinde çekilir nice sancılar
Yazmak, değimlidir maksadı anlaşılır bulunmak
O vakit şarttır şekliyetten muhakkak kaçınmak
Verilen nefeslerin refakatiyle yazmayı anlamak
Hale bakmak, manayı kuşanmak hükmü tanımak
Melalimde, her dalı bırakan bir yaprak yardır
Akdedilirse onda nice hikmetler aşkla saklıdır
Onu anlamak, fikreden için muhakkak farktır
Yaşamak bu manada bir sanattır onunla şarttır
Artık hak hukuk kimin derdi namertler türedi
Akideler dünyevileşti hevesler nefse hükmetti
Ten emre amade uzuvlar sende artık ne bahane
Sen zevklerin içinde salındın oldun birde kepaze
Mustafa CİLASUN
Sevda Ateşi
Sevda Ateşi
Hasretin düşer! .. kor gibi
sol göğsümün altına
inceden,inceye yakar
sevda ateşi yanar
ben yanarım.
Gece karanlık
şehir sessiz..
yokluğuna dayanmaz bu yürek
alır götürür beni,
bu şehrin sağır ve dilsiz sokaklarına
sevda ateşi yanar
ben yanarım.
Ay dolanıyor gecede
hoyrat esiyor, bu rüzgar.
yoksa..
yolda gelen yardan,
kara haber mi var.?
sevda ateşi yanar
ben yanarım.
Gecenin, geç bir vakti
ne bir gelen,
ne bir haber var daha
az kaldı sabaha.
kara haber,doğru gibi.
ne kadar da kısaymış ömür
bir geceye,nasıl da sığıyor,
koskoca.. seneler.
sevda ateşi yanar
ben yanarım.
(5.şubat.2007/Adana)
Melih Baki
Hasretin düşer! .. kor gibi
sol göğsümün altına
inceden,inceye yakar
sevda ateşi yanar
ben yanarım.
Gece karanlık
şehir sessiz..
yokluğuna dayanmaz bu yürek
alır götürür beni,
bu şehrin sağır ve dilsiz sokaklarına
sevda ateşi yanar
ben yanarım.
Ay dolanıyor gecede
hoyrat esiyor, bu rüzgar.
yoksa..
yolda gelen yardan,
kara haber mi var.?
sevda ateşi yanar
ben yanarım.
Gecenin, geç bir vakti
ne bir gelen,
ne bir haber var daha
az kaldı sabaha.
kara haber,doğru gibi.
ne kadar da kısaymış ömür
bir geceye,nasıl da sığıyor,
koskoca.. seneler.
sevda ateşi yanar
ben yanarım.
(5.şubat.2007/Adana)
Melih Baki
Nasıl bekledim, yılları kalbim için derledim!
Nasıl bekledim, yılları kalbim için derledim!
Bir köşede kalmıştım, ne kadar yalnızdım
Derd-i gamımı kime anlatırdım, hıçkırıklarımla avundum, sessizce ağladım
Kalbimin sahibinden sabır diledim, kanaat etmekle yetinmeyi öğrendim, figandım
Kime baksam, gözlerim yaşarır, yüreğim sancılanırdı, yıllardır firkatimi sakladım
Yazdığın mektupları okudukça ağlardım
Günyüzü görüp solmasın diye perdeyi açmazdım, ancak gölgelerde aşkla okurdum
Dinlediğim hüzzam eserlerle bir hoş olurdum o an mekansız bir adreste sarhoştum
Yadınla tutunur, umutla durulur, korkulardan arınırdım, hasret bağrında yanıktım
Ah edip adını her anışımda için titrerdi
Nefes yetmez, sinem anmaktan vazgeçmez, her nöbette yalnızlığıma refakat ederdi
Halden geçiren bir sevdaydı, aşk nasıl bir feryattı, beni benden alan ilhamı zerketti
Nereye nazar etsem, farkı fark ettirene iltica ederek ruhumu dinlendirmem deva idi
Hangi mecnunu görsem kendimi bulurum
Suskun sokakları adımlar, yere düşen yaprakları koklar, toprağa hüzünle bakarım
Çıktığım dağlarda suskun çığlığımı bırakırım, meleşen o kuzulara hicranla akarım
Ömür kumaşımı, yırtılan parçaları, yamanmaya muhtaç ahını hasretinle koklarım
Kimseye çok görme, nasip nedir iyice anla
Ölüm hangi vaktin şadına delalat edecektir sakın bir şaşkınlık yaşayıp uzaklaşma
Kabrin lal olan haline yaban kalma içinde yatanları hüzünle anmaktan geri kalma
Dert kalbin şifası,ruhun edasıdır,aşk farkı fark ettiren ne zarif bir sanattır korkma
Mustafa CİLASUN
Bir köşede kalmıştım, ne kadar yalnızdım
Derd-i gamımı kime anlatırdım, hıçkırıklarımla avundum, sessizce ağladım
Kalbimin sahibinden sabır diledim, kanaat etmekle yetinmeyi öğrendim, figandım
Kime baksam, gözlerim yaşarır, yüreğim sancılanırdı, yıllardır firkatimi sakladım
Yazdığın mektupları okudukça ağlardım
Günyüzü görüp solmasın diye perdeyi açmazdım, ancak gölgelerde aşkla okurdum
Dinlediğim hüzzam eserlerle bir hoş olurdum o an mekansız bir adreste sarhoştum
Yadınla tutunur, umutla durulur, korkulardan arınırdım, hasret bağrında yanıktım
Ah edip adını her anışımda için titrerdi
Nefes yetmez, sinem anmaktan vazgeçmez, her nöbette yalnızlığıma refakat ederdi
Halden geçiren bir sevdaydı, aşk nasıl bir feryattı, beni benden alan ilhamı zerketti
Nereye nazar etsem, farkı fark ettirene iltica ederek ruhumu dinlendirmem deva idi
Hangi mecnunu görsem kendimi bulurum
Suskun sokakları adımlar, yere düşen yaprakları koklar, toprağa hüzünle bakarım
Çıktığım dağlarda suskun çığlığımı bırakırım, meleşen o kuzulara hicranla akarım
Ömür kumaşımı, yırtılan parçaları, yamanmaya muhtaç ahını hasretinle koklarım
Kimseye çok görme, nasip nedir iyice anla
Ölüm hangi vaktin şadına delalat edecektir sakın bir şaşkınlık yaşayıp uzaklaşma
Kabrin lal olan haline yaban kalma içinde yatanları hüzünle anmaktan geri kalma
Dert kalbin şifası,ruhun edasıdır,aşk farkı fark ettiren ne zarif bir sanattır korkma
Mustafa CİLASUN
Tılsım
Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
Yitirmiş öpücükleri,
Payı yok, apansız inen akşamlardan,
Bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene,
Seni anlatabilsem seni...
Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini...
Nurgül Genç
Yitirmiş öpücükleri,
Payı yok, apansız inen akşamlardan,
Bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene,
Seni anlatabilsem seni...
Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini...
Nurgül Genç
Yediverenler
Dağde
Burada otomobilin
Gürültüsü yok.
Görünmez cereyan
Hilvetgahlarda
Mağrur ağaçları
gıdıklar, şımarık (afacan),
Sükünet yorganın
Döşer dağlarda.
Bu dağlar-
İhmalkar, tembel develer.
Cihangezer bulut-
Su tutar serban.
Başında pervane
Mevsim-dullar,
Ondan mı bin yıllar
Dinlenir kervan.
Uktamoy Khaldarova
Burada otomobilin
Gürültüsü yok.
Görünmez cereyan
Hilvetgahlarda
Mağrur ağaçları
gıdıklar, şımarık (afacan),
Sükünet yorganın
Döşer dağlarda.
Bu dağlar-
İhmalkar, tembel develer.
Cihangezer bulut-
Su tutar serban.
Başında pervane
Mevsim-dullar,
Ondan mı bin yıllar
Dinlenir kervan.
Uktamoy Khaldarova
12 Mart 2011 Cumartesi
ABDÜRRAHİM ÖTKÜR
ABDÜRRAHİM ÖTKÜR
1923-1995
(ÖLÜM YILDÖNÜMÜ DOLAYISIYLA)
ÜNLÜ YAZAR ŞAİR ABDÜRRAHİM
ÖTKÜR'ÜN UYGUR EDEBİYATINDAKİ
ROLÜ
*Yrd. Doç. Dr. Erkin EMET
* Lanet seni namussuzlar gibi dağıtan çirkin ellere!
* Lanet senin için kaygılanmayan “ruhsuz” insanlara!
* Lanet senin için ağlamayan “kör” gözlere!
* Lanet senin için yazılmayan “alçak” destana
* Ey dertliler gözyaşı Tarım!
* Lanet senin için konuşmayan “peltek” dillere
* Lanet senin namusunu ezen bütün çirkin ayaklara!
* Lanet senin için titremeyen “satılmış” vicdanlara
Uygur Türkleri tarihte sömürücü güçlerden kurtulmak için çok eskiden beri devam ettikleri özgürlük mücadelesine XX. yüzyılın başlarında hız vermişlerdir. Zulüm arttıkça, Doğu Türkistan gelişmeler hızlanmış büyük toplumsal olaylar gerçekleşmeye başlamıştır.
Şubat 1911’de Urümçi ayaklanması Ocak 1912’de Kumul çiftçiler ayaklanması patlak vermiştir. B,öylece demokratik mücadelenin gelişmesiyle felsefi, kültürel ve fikri alandaki değişmeler,edebiyat ve üslubun değişmesini doğrudan etkilemiştir. Doğu Türkistan’ın çeşitli bölgelerde ard arda patlak veren bu ayaklanmalar mücadelenin gelişimini sağlamanın yanı sıra edebiyatın gelişimini de hızlandırmış klasik edebiyatın geleneklerini devam ettirme esassındaki toplumda olumsuzlukları açıkça eleştirebilen ve ona karşı mücadele edebilen gerçekçi yeni Uygur edebiyatının doğmasına zemin hazırlamıştır. Bu dönemdeki bazı gelişmeler yeni Uygur edebiyatına sadece içerik ve konu bakımından değil edebi tür, şekil, üslup ve dil bakımından da zenginleştirmiştir. Doğu Türkistan Uygur edebiyatı XIX yüzyıl öncesinde daha çok klasik edebiyatın üzerinde yoğunlaşmış durumda idi. O dönem ediplerinin işlediği konuların büyük bir kısmı aşk ve kendilerinden önce yaşayan ünlü şair ve ediplerin şiirlerine ve kaidelerine nazireler olmuştur. Bazı edipler şark'ın ünlü destanlarından Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Yusuf ile Züleyha, Tahir ile Zöhre gibi destanları Uygur Türkçe’si ile yörenin özelliğine uygun olarak yeniden yazmışlardır. XIX. asırda Uygur Türklerinin geleceğine ışık tutabilecek mahiyette araştırmalar yaparak tarihi eserler veren ediplerimizi de unutmamak gerekir. Yeni Uygur edebiyatı (XIX.yy Uygur edebiyatı) Doğu Türkistan'daki Çin istila ordularını, Çin hakimiyetini ve onlara karşı yapılan mücadeleleri işleyen eserlerin çok olduğu bir dönemdir. Bu dönemde ortaya çıkan edebi eserler, Uygur Türklerinde meydana gelen yeni millî edebiyatın temelini atmıştır.Bu dönemin ünlü şair ve yazarlarından biri de Abdürrahim Ötkür'dür. Yeni Uygur Edebiyatı’nın ne çeşitli türde yazdığı eserleri ile önemli katkıda bulunan şair Abdürrahim Ötkür 1923 yılında Kumul’da tüccar bir ailede dünyaya geldi. O, küçük yaşta anne ve babasını kaybedip yetim kaldı. Babası Tileş beyin asıl yurdu Artuş Ticendi. Babası vefat etmeden önce dört yaşındaki oğlu Ötkür’ü Kumul2un ileri gelenlerinden olan dostu Osman bey, çocuğu olmayan çok görmüş aydın bir kişi olduğundan Ötkür’ün eğitimine çok önem verir. Ötkür’ü dini okula yazdırır.bu dönem Doğu Türkistan’ın siyasi çalkantılarla dolu yıllarda Kumul çiftçiler ayaklanması patlak verir. Cellat Şing Şi Say Urümçi den silahlı askerlerle gelip ayaklanmayı kanlı bir şekilde bastırır.
Halk perişan bir şekilde kaçar. Osman Bey de ana yurdunu bırakıp .bir grup ile birlikte Gensu eyaletinin Jiu Çuan vilayetine kaçıp , bir süre orada yaşamaya mecbur olur. Şansına Osmanbey'in kayın annesi aydın insan olduğundan, evinde eğitimini devam ettirir. Sonra ailece Aksu vilayetinin Ücturfan nahiyesine göç eder. 1936 yılında ilkokulu Üçturfan'da bitirdikten sonra, Urümçi de birinci Gimnaziye'de okumaya başlar. 1942 yılında Doğu Türkistan Enstitüsünü bitirdikten sonra, öğretmenliğe başlar. Sonra (sözde) Şinjiang Giziti (Doğu Türkistan Gazetesi); Altay dergilerinde çalışır. Bu sırada Türkiye Türkçe'si ve Çince'yi kendi imkanlarıyla iyi derecede öğrenir.
1949'da Doğu Türkistan, Komünist Çinliler tarafından işgal edilir. Doğu Türkistanlıların karanlık gönleri başlar. Yazar ve şairlerin yazma hürriyetleri ellerinden alınır. Bu yasağa karşı çıkanlar, ağır suçlara çarptırılmışlardır. Ötkür'ün 1949-1968 yı1ları arasında fazla şiir yazmadığını görüyoruz. 1966-1976 yılları arasında devam eden “on yıllık afet dönemi” diye adlandırılan kültür devrimi sırasında zor günler geçiren şair, bu yıllarda “dörtlü çete”nin yaşattığı karanlık günleri dile getiren şiirler yazmaya başlar.
Küz Keçisi, Keşker Şair Abidin, Yungusi Tung Meş'ili ve Rubailer afet yıllarını temsil eden önemli örneklerdendir. Şiirlerinde halkın sesi olan şair, yazma özgürlüğü elinden alınınca zor durumda kalır. Halkını nasıl memnun edeceğini halkının isteğini nasıl dile getireceğini düşünür. Şiirinde bunu şöyle dile getirir:
Kelem sundi,elem ezdi dilimni
Şamal darip kikeç kildi tilimni.
Kolum tutmas putum basmas, palaç men…
Nimng birle kilay razi elimni! paleçmen, ...
Nimng birle kilay razi
(Kalem kırıldı, zulüm ezdi gönlümü,
Rüzgar vurup, kekeme yaptı dilimi
Elim tutma, ayağım basmaz,felç’im,
Nasıl memnun edeyim halkımı.)
Son yıllarda şair pek çok şiir ve destan yayımladı. Yine son dönemde yayımlanan İz adlı romanında, 1907'den başlayıp 1913'e kadar devam eden Kumul çiftçiler ayaklanmasıyla Tömür Halpe (Timur Halife) öncülüğündeki meşhur halk ayaklanmasını anlatır. Bunun dışın- da son dönem de yayımlanmış ÖMÜR MENZİLLERİ 'adlı şiir kitabında da bu tarihi olaylar anlatılır. Şair 1939 yılında yazmaya başlar. Ancak 1943'ten sonra yazdığı şiirler, onun asıl karakterini gösteren ürünlerdir. Bu şiirler,Uygur Türklerinin o yıllarda maruz kaldıkları zulmü anlatma bakımından oldukça önemlidir. 1943 yılının sonunda, ünlü şair Lütfullah MUTELLİP ile birlikte yazdıkları ÇİN MODEN adlı tiyatro eserinde, Uygur Türküleri’nin çektikleri zulmü canlı bir şekilde gözler önüne serip, Uygur halkının beğenisini kazanır. 1946 yılında Len Cou'da yayımlanan Yürek Munğliri, Mayıs 1948'de Tanrıdağ Neşriyatı tarafından Nanjing'de yayımlanan Tarım Boyliri adlı iki tane şiir kitabı ve Keşker Keçeği adlı destanı, o yılların önemli ürünleridir.
Kaşgar Gecesi adlı destan 3500 mısra ve 11 bölümden oluşan büyük destan'da bir çift sevgilinin özgür aşk yoluyla, mutluluğa kavuşma yolundaki serüvenleri ile, Uygur Türklerinin demokrasiye, özgürlüğe ve bağımsızlığa kavuşma yolundaki zorlu savaş mücadeleleri övgüyle anlatılmıştır. Aynı zamanda Uygur toplumunun siyasi, iktisadi, kültürü, dili, psikolojik özellikleri, örf ve adetleri canlı bir şekilde anlatılmıştır. Dolaysıyla destana o zamandaki Uygur hayatının şeceresi ve Uygurların siyasi mücadele tarihi diyebiliriz. Şair destanda gerçek hayatı aks ettirirken, onun içeriğini devrin ruhu ile ve bu dönemin sosyal olaylarıyla bağlayarak gerçekçilik ve doğallığı sağlamıştır. Mesela: şair 1944 yılında Doğu Türkistan'ın kuzeyinde patlak veren Üç vilayet inkılabına güney Doğu Türkistan halkının desteğini, canlı doğal bir şekilde dile getirir.
Kanatım Olsa uçsam,gülge konsam,
İli vadisiniğ hösnige konsam:
Aşu vada ara esken şamallar
Kezip deştler, eşip tağu-davanlar
Tarım bostanlikiğa kelse keşki,
Tümen, boylirimu bir külse kaşki (1)
Vahşi terörün, karanlık belirsizliğinin hüküm sürdüğü bu dönemde, Üç Vilayet İnkılabı'na övgüler yağdıran şiirleri hiç kimse yazmaya cesaret edemiyordu. Böyle şiirleri ilk yazan kişi de Abdürrahim ÖTKÜR olmuştur. Halkı bağımsızlık mücadelesinde birlik ve beraberliğe çağırmıştır.
Niçün uzak çağlardin beri bizge kün nuri teğmez? Niçün asminimiz haman tumanlık, haman bulutluk, haman tutuk? bir künmu oçuk bolğini yok bir künmu haman bizge tün! Ömür lay su kebi ekip kelmek Her gağ her zaman könğlimiz sunuk...(2)
Ünlü şair Ötkür'ün şiirlerini incelediğimizde onun koyu bir vatan sever, millî duygusu oldukça güçlü, millî hareketlere katılan, cesur bir şair olduğunu görüyoruz. O Çin zulmüne, Çin sömürgesine karşıdır. O hecle hain hecle (Harca Hain Harca) adlı şiirde “Harca hainler, halkın mal mülkünü soy harca, bu yaptıklarını az diye halkımın canını da harca, soyduklarından artan parça ekmeğini de harca, gölünde balıklar çok diye, yeraltı zenginlikleri var diye, hilecilik ile madenlerini götür harca, halkın içine fitne fesat yayıp, milleti parçalayarak vicdanını harca”diyerek şöyle der:
Hecle hainler elninğ malini hecle
Yetişmey kalsiler u hem, elip sen canini hecle
Ötkür'ün güçlü bir Türk Milliyetçisi olduğunu şiirlerinden anlıyoruz. Şair 1946-1947 yıllarında yazdığı SERLEVHASIZ şiirinde “Türk” adını söyleyerek Türk'ün mücadelesini destekler. Türk'ün gücünü över ve bütün Türklüğü birliğe davet eder. Şaire göre,Türk milletinin zafer'i “birlik” le olacaktır. Şiirlerinde Türk sözüyle kastedilen sadece Uygur Türkleri değil bütün Türk Dünyası Türklüğüdür. Ötkür'ün şiirlerinde Ziya Gökalp ve Mehmet Akif’i de okuduğunu anlıyoruz. Eserlerinde bu şairlerin düşünce ve üsluplarından etkilendiği kesindir. Mesela: şair vatan sevgisi ile dolu şiirinden Canan İstemsen'de Doğu Türkistan'ın birbirinden güzel şehirlerini överek Tufan’ın eskiden beri başkent sıfatını yitirmediğini; Türkistan'ın ise bu millete ana gibi sahip çıkan ve şefkat gösteren vatan olduğunu ifade eder. Böyle bir yüce vatana sahipken başka bir vatan aramanın gereksizliğini vurgular.
Mevening teşna'i bolsang, Kuçar haning bar
Buğra babangning ordasi Kaşgar caning bar ,
Ta ezelden payitehtinğ şu Turfaninğ bar ,
İmdi yene kimler üçün “sitan” isteysen?(3)
Bu mısralar,Lisan şiirinin şu mısralarını hatırlatmakta:
Turan'ın bir ili var,
Ve yalnız bir dili var,
Başka dil var diyenin,
Başka bir emeli var.
Bu şiirlerinden Ötkür'ün kendine özgü üslup ve görüşleriyle yeni Uygur edebiyatının temelini atan, vatanına ve milletin sonsuz ve tartışılmaz sevgi ve saygı besleyen halkının hürriyeti için canını adayan, vatanının geleceği için hiçbir fedakarlığı esirgemeyen “mücahit” bir şairdir. Uzun yıllardır Çinlilerin uygulaya geldiği Uygur Türklerinin millî kimliklerini yok etme politikasına karşı, şair eserleriyle Uygur gençliğini millî şuur ile beslemiştir. Bu sebepledir ki, ömrünün uzun yıllarını hapislerde geçirmiştir. O ömrünün sonuna kadar Doğu Türkistan halkının haklı mücadelelerini şiirleriyle destekledi. Ne yazık ki, Doğu Türkistan'ın bağımsızlığını göremeden, 5 Ekim 1995 tarihinde kanser'e yenik düştü.
Ünlü şair Ötkür'ü Türk Dünyası ve Doğu Türkistan halkı yüreğinde yaşatacaktır. Eserleri biz Doğu Türkistanlıların bağımsızlık mücadelemizde meşale olarak yolumuzu aydınlatacaktır. Ünlü şair ve yazar Ötkür'ün yeni Uygur edebiyatındaki millî mücadelesi, Doğu Türkistan Türklüğü için büyük değer taşımaktadır.
(1)-Nur Mehmet Zama,Uygur Edebiyatı Tarihi (IV.Cilt, syf. 527) Urümçi. 1988
(2)-Abdürrahim Ötkür Denğizdeki Seda
(3)-Abdürrahim Ötkür, Tarım Boyları syf,54
*Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi
Yusuf Has Hâcib
Yusuf Has Hâcib ve Kutadgu Bilig Hakkında Ön Bilgi Gökhan Yılmaz Karahanlılar dönemi hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığımız gibi; Bu ipuçlarına dayanılarak, hayatının bazı yönlerini tespit ve tahmin etmek mümkün ise de; tam bir biyografisini oluşturmak imkânsızdır. Kitap boyunca adını bile sadece bir kez, "Kitap sahibi Yusuf, büyük has hacib, kendi kendine nasîhat eder" başlıklı, son bölümünde anmıştır. Bu başlıktan baş teşrifatçı olduğu da anlaşılmaktadır. Esere eklenen mukkadimenin bildirdiğine göre, Yusuf Balasagun'ludur. Kitabın yazıldığı çağlarda Balasagun şehri 'Kuz-Ordu' adını taşıyor ve Kaşgar ile birlikte, XI. yüzyıl Orta Asya Türk kültürünün ve dilinin merkezi sayılıyordu. Balasagun'un asîl ailelerinden birine mensup olan Yusuf, eserinin esasını burada yazmış ve düzenlemiş, ancak son şeklini doğduğu yerden ayrıldıktan sonra gittiği Kaşgar'da vermiştir. Kitabını huzurunda okuyarak, Tavgaç Kara Buğra Han'a sunmuş; O da çok İşte, Yusuf böyle bir kültür ortamında yetişmiş bir Türk entelektüelidir. O, Kutadgu Bilig'i yazdığı sıralarda, Kaşgar yakınlarında, Sıngı-Seli-Tutung Budist sutrası Suvarnaprabhasa'yı Altun-Yaruk adı altında Türkçe'ye çevirmekte Kaşgarlı Mahmud ise, meşhur lûgatını kaleme almaktaydı. Yusuf, çevresinde bulunan büyük kültürlere ve bunların dillerine âşina idi ve eserinden anladığımız Yusuf, İslâmiyet'in etkisiyle değişmekte olan Türk-Uygur toplumunun geleneksel ahlâki ve hukukî telâkkilerini tespit etmiş; yaşadığı çevrenin sosyal ahlâkını, devlet yönetimi hakkındaki esaslarını, hukuk anlayışlarını ve askerlik esaslarını unutulmaktan kurtarmış ve gelecek kuşaklara aktararak, elde edilmiş kültür hazinesinin yaşamasını sağlamıştır. Yusuf'un eseri sadece bu yönüyle değil, İslâmiyet'i kabul etmekle yepyeni bir medeniyet çevresine giren bir toplumun, şiddetle sarsılan eski ve geleneksel değerlerini yeni bir senteze vardırmak endişe ve çabasını yansıtması bakımından da çok önemlidir. Yusuf, bu süreçte kendini gösteren münzevî zahid tipine karşı, şiddetle, insanın toplum içindeki yaşayışını savunuyordu.Yusuf'a ilişkin son bir bilgi olarak; Arsal'ın -ihtiyat kapısını açık bırakmak şartı ile-Kutadgu Bilig'de kut'u temsil eden Ay-Toldı ile Aklı temsil edenÖgdülmiş'inşahıslarında, şâirin kendisini tasvir etmiş olduğunu sandığını söyleyebiliriz.B.Kutadgu BiligKutadgu Bilig, İslâm-Türk klâsik edebiyatının, şimdilik ilk Türk eseridiEdebî bakımdan ilk sayıldığı gibi, dil bakımından da Orta Türkçe veya daha dar bir sahada düşünürsek, Hakaniye Türkçesi'nin ilk örneğidir. Kitabın yazıldığı lehçe, Karahanlı Devleti'ndeki bütün boyların konuşma dili değil, anlaşma dili, yani devlet ve yazı dili idi. Kaşgarlı Mahmud'un bu lehçeyi 'Hakaniye' adıyla anması da bunu göstermektedir. Kutadgu Bilig'de dil henüz saflığını korumaktadır. Eserde güçlü bir İslâm-İran etkisi olmakla birlikte Arapça ve Farsça sözler yüz tane kadardır. İlginç olan, bunların içinde İslâmiyet'e ait 'helâl, haram, ecel, şükür, dua, şeriat, tarikat, fazl, nimet' gibi sözcükler bulunmasına rağmen ve Yusuf da müttaki bir Müslüman olduğu halde, 'Allah' kelimesinin bir kez bile kullanılmamış olmasıdır. Genellikle Türkçe 'Tanrı', 'İdi', 'Bayat', 'Ugan' ve seyrek olarak da Arapça 'Rab' kelimeleri kullanılmıştır. 'Peygamber' ve 'Resul' kelimeleri de kullanılmamış, onların Türkçe karşılığı olan 'Yalavaç' ve 'Savcı' tercih edilmiştir. En dikkat çekici olanı ise 'Tengri Taâla' ifadesidir ve bir sentezin sembolü gibidir. Eserin adı 'kutadgu' ve 'bilig' gibi iki Türkçe kelimeden meydana gelmiş bir tamlamadır. Tamlanan 'bilig' kelimesi, 'bil-' fiil kökünden '-g' fiilden isim yapma eki ile yapılmış bir isim olup, 'bilgi' demektir. Tamlayan 'Kutadgu' kelimesi ise, 'kut' isim kökünden '-ad-' isimden fiil yapma eki ile yapılmış 'kutad-' fiilinden '-gu' eki ile yapılmış bir isimdir. Kutadgu Bilig, 'kutlandıran bilgi' veya 'kutlu olma bilgisi' demektir. Bu çeviri üzerinde anlaşılmakla birlikte, kök unsur olan 'kut' kelimesinin anlamı üzerinde bir türlü fikir birliğine varılamamıştır. Vámbéry, Radloff ve Thomsen bu sözün 'saadet' anlamında kullanıldığını düşünmüşlerdir; Barthold'a göre 'majeste' (Haşmetmeab) karşılığı olarak kullanılmıştır. Arsal ve Kafesoğlu, kelimenin 'siyasî iktidar' kavramını ifade ettiğini, 'tâlih', 'saadet', 'bahtiyarlık' gibi karşılıkların ikinci plânda kalan ve ancak sonraları ortaya çıkan tâli anlamlar olduğu kanaatindedirler. Karamanlıoğlu, 'kut' kavramının tamamen 'devlet' sözünün bugün de ifade ettiği anlamlar karşılığı olduğunu kabul ediyor; yani, hem hükümranlık hem saadet. Bu yorum, doğruya en yakın olanı gibi görünmektedir. Bütün bu tartışmalar boyunca, Yusuf'un bilerek bir 'dil oyunu' yapmış olabileceği kimsenin aklına gelmemiştir. Belki de, bu dil oyunu sayesindedir ki, Kutadgu Bilig felsefî yoruma daha uygun bir hale gelmiştir: Hükümdâr olabilecek kişi, hükümdâr olmakla, ancak kendini gerçekleştirebilir. Bu gâyeye eriştiğinde tamamlanmış olur ve aynı anda mutluluğa da kavuşur. Zirâ, mutluluğun önündeki en büyük engel 'eksiklik'tir. Kutadgu Bilig'in bu güne değin üç nüshası bulunmuştur. Bunların hepsi de eserin yazıldığı dönemden çok sonra, eserin aslından değil de, kopyalarından alınmış ikinci kat kopyalardır. Bu nüshalar, bulundukları yerlerin adları ile Viyana, Mısır ve Fergana nüshaları olarak anılırlar. Uygur harfleri ile yazılı olan Viyana nüshası 1439'da Herat'ta kopya edilmiştir. Aynı yüzyıl içinde Tokat'a, oradan da 1474'de İstanbul'a getirilmiştir. Ünlü tarihçi Hammer, bunu XIX. yüzyıl başlarında İstanbul'da satın alarak Viyana Saray Kitaplığı'na vermiştir. Bilim dünyasında ilk tanınan nüsha budur. Arap harfleri ile yazılı olan ve Kahire'deki Kral Kitaplığı'nda bulunan Mısır nüshasının ne zaman yazıldığı belli değildir. Bu nüsha 1896'da tespit edilmiştir. 1914'de bulunan ve yine Arap harfleri ile yazılmış olana Fergana nüshası ise, eldeki nüshaların en eskisidir ve XIII. yüzyıla ait olduğu sanılmaktadır.Her üç nüshanın tıpkıbasımları Türk Dil Kurumu'nca yayımlanmıştır. Bu üç nüshanın karşılaştırılması ile meydana getirilen metin ve eserin günümüz Türkçesi'ne çevirisi, Reşit Rahmeti Arat tarafından hazırlanmıştır. Arat'ın hazırladığı karşılaştırmalı nüsha 88 bölümden oluşmaktadır. Baştaki 11 bölüm giriş, 74 bölüm asıl konu, son 3 bölüm de bitiriş bölümleridir. Eser, genellikle mesnevî biçimiyle, sondaki bitiriş bölümleri de kaside biçimiyle yazılmıştır; bunlar 6299 beyit tutmaktadır. İçinde 173 tane de dörtlük vardır ki, hepsi birden 13.290 dize etmektedir. Bu dörtlükler biçimdeki millî unsuru teşkil etmektedirler.Kitabın başında sonradan başkalarınca eklenmiş olan, nesir ve nazım olmak üzere iki önsöz vardır; bunlar eserin yazarı, konusu ve şöhreti hakkında bilgi vermektedirler. Sözü edilen üç nüshanın da Türkler'in hâkim olduğu coğrafyalarda bulunmuş olması, Kutadgu Bilig'in, vaktiyle bütün Türk dünyasına yayılmış olduğunu gösterir. Yayık nehrinin ağzına yakın, Saraycık denilen yerde, üzerinde Kutadgu Bilig'den alınmış dizelerin olduğu bir çömleğin bulunması, bugüne kadar bulunan nüshaları az olmasına rağmen, zamanında epeyce meşhur olduğunu düşündürtür. Kutadgu Bilig allegorik bir münâzara karakterindedir. Eserin temeli dört kavram üzerine kurulmuş; bunlar kişileştirilerek eserin dört kahramanı ortaya çıkartılmıştır. Bunlar dört kişi olmakla beraber, kitap ikili konuşmalardan oluşur. Dört temel kavram ve bunları temsil eden kişiler şunlardır: Kün-Togdı (hükümdâr): 'köni törü' (Adâlet) Ay-Toldı (vezir): 'kut' Ögdülmiş (vezirin oğlu): 'ukuş' (Akıl) Odgurmış (vezirin kardeşi): âkıbet (hayatın sonu) Bu dört kişi arasında geçen konuşmalarda; birey, toplum ve devlet hayatının düzenlenebilmesi için gerekli olan görgü, bilgi ve erdemlerin neler olduğu ve bunların nasıl elde edilip kullanılacağı anlatılır. Böylelikle, ideal olan devlet ve toplum yapısı belirlenmek istenir. Sadece dört kavramın birbirleriyle olan ilişkileri veya temsilci kişilerin konuşmalarının içerikleri açılarından sonuçlar çıkarmak mümkün olduğu gibi, her iki durum gözetilerek de değerlendirme yapılabilir. Bugüne kadar, eser ile ilgili yapılan çalışmalarda, üzerindeki Hint-İran, Çin, Yunan ve İslâm etkileri vurgulanmıştır. Bunların hepsi mümkün olabilir. Türkler İslâmiyet'i doğrudan doğruya Araplar'dan değil, aranlılar vasıtasıyla almışlar ve özellikle Maveraünnehir'deki İran kültürüyle ilişkide olmuşlardır. Çin'i ikibin yıldır tanımaktadırlar ve kültür alışverişinde bulunmuşlardır. İslâm felsefesi ise, Yunan felsefesinin en büyük mirasçısı olmuş; özellikle Aristoteles felsefesi, bu topraklarda, başta Fârâbî ve İbn-i Sinâ olmak üzere temsil edilmiştir. Ancak bu durumların hiçbirisi Kutadgu Bilig'in özgün olmadığını göstermez. Çünkü, Kutadgu Bilig'in önemi hikâyesinde ve şeklinde değil, kitaptaki tartışmaların konu içeriğindedir. Sosyal hayat, ahlâk, bilgi ve özellikle devlet anlayışı hakkındaki fikirler, tamamen eski Türk geleneğinin sonucudur. Kutadgu Bilig'de iyiliği telkin eden sözlerin dayanağı ise, bütün dinlerde ve ahlâkçı felsefe sistemlerinde rastlanabilen evrensel ilkelerdir ve kimsenin malı değildir. Eser üzerindeki çalışmalarıyla tanınan İtalyan Türkolog A.Bombaci, "tamamen orijinal bir eser olduğu hükmüne varıyoruz" demektedir. Bu tartışmaların dışında, çok yeni olarak, eser üzerinde bir Sümer etkisinden söz ediliyorsa da, bunu temellendirmek oldukça güçtür; yine de hükmü zamana bırakmak gerektir. Çoğu zaman, tartışmaların odağında, esere sonradan eklenen mukaddimelerde bulunan sözler vardır. Bunlara göre esere, Çinliler, Edebü'l-mülûk; Maçinliler, Âyînü'l-memleke, Doğulular, Zînetü'l-ümerâ; İranlılar, Şahnâme ve Turanlılar da Kutadgu Bilig derler49. Bu sözlerin eser üzerindeki etkileri gösterdiği iddia edildiği gibi, tam tersine, eserin etkilerini gösterdiğini savunanlar da vardır. Kutadgu Bilig'in, dönemini tasvir ettiği; yaşamasını istediği değerleri tespit ettiği; mâziyi canlandırmak istediği ve ideal bir toplum ve devlet modeli tasarladığı söylenmiştir. Bunların hepsi de içiçe geçmiş şeylerdir ve doğrudur. Eserin ne tür nedenlerden dolayı kaleme alındığı bilinmemekle beraber, dışarıdan gelen bir emir veya istek üzerine yazıldığını gösteren bir işaret yoktur. Yusuf'un, yaşadığı dönemin iç karışıklıkları yüzünden sarsılmış olan toplum ve devlet düzenini, bir ideal devlet tasarlamak suretiyle eleştirdiği anlaşılmaktadır. Kitabın sonlarında yer alan "Zamânenin bozukluğunu ve dostların cefâsını söyler" başlıklı bölümde bunu açıkça görmek mümkündür. Kutadgu Bilig, geçmişe referansla geleceği kurma çabasıdır. Yüzyıllar boyunca imparatorluklar kurmuş bozkır atlı kültürünün pratik zekâ ve zihniyetini 'teorileştirme' denemesidir.Türk kültürü bakımından tartışılmaz bir öneme sahip Kutadgu Bilig, Roux'ya göre, bunun yanısıra başka bir işlevi daha gerçekleştirmiştir. Bu da, kavmî ve dilbilimsel köklerine hâlâ bağlı kalmayı sürdüren bir dinin gerçekten evrensel nitelikte bir dine dönüşmesine yardımcı olmaktır. |
Kaydol:
Yorumlar (Atom)